AİLE HUKUKU

İÇTİHAT- 1

YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ

E. 2014/3225 K. 2014/15341 T. 03.07.2014

* EVLİ KADININ BAŞKA ERKEKLERLE CEP TELEFONU VE SANAL ORTAMDA ÇOK SAYIDA GÖRÜŞMELER YAPMASI (Kadının Evlilik Birliğinin Mutluluğunu Sağlama ve Eşine Sadık Kalma Yükümlülüğünü İhlal Ettiği ve Evlilik Birliğinin Ortak Hayatı Sürdürmesi Diğer Eşten Beklenmeyecek Derecede Temelinden Sarsıldığı/Bu Davranışların Haysiyetsiz Hayat Sürme Olarak Kabule Yeterli Görülmediği – Kocanın İki Ayrı Boşanma Sebebinden Şiddetli Geçimsizlik Nedeniyle Davasının Kabulü Gerektiği)

* BOŞANMA DAVASI (İki Ayrı Boşanma Sebebine Dayanılabilineceği/Haysiyetsiz Hayat Sürme ve Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması – Haysiyetsiz Hayat Sürme İçin İlişkinin Yaşam Tarzı Olarak Benimsenmesi Az Veya Çok Devamlılık Göstermesi Gerektiği/Kadının Başka Erkeklerle Cep Telefonu ve Sanal Ortamda Çok Sayıda Görüşmelerinin Evlilik Birliğini Temelinden Sarsacağı/Kocanın Şiddetli Geçimsizlik Nedeniyle Davasının Kabulü Edileceği)

* HAYSİYETSİZ HAYAT SÜRME (Boşanma Kararı Verilebilmesi İçin İlişkinin Yaşam Tarzı Olarak Benimsenmesi Az Veya Çok Devamlılık Göstermesi Gerektiği – Kadının Başka Erkeklerle Cep Telefonu ve Sanal Ortamda Çok Sayıda Görüşmelerinin Evlilik Birliğini Temelinden Sarsacağı/Bu Davranışların Haysiyetsiz Hayat Sürdüğünü Kabule Yeterli Görülmediği)

* ŞİDDETLİ GEÇİMSİZLİK (Sebebiyle Açılan Boşanma Davasının Kabulü Gerektiği/Kadının Başka Erkeklerle Cep Telefonu ve Sanal Ortamda Çok Sayıda Görüşmeler Yapması – Kadının Evlilik Birliğinin Mutluluğunu Sağlama ve Eşine Sadık Kalmak Yükümlülüğünü İhlal Ettiği ve Evlilik Birliğinin Ortak Hayatı Sürdürmesi Diğer Eşten Beklenmeyecek Derecede Temelinden Sarsıldığı)

* EVLİLİK BİRLİĞİNİN TEMELİNDEN SARSILMASI (Kadının Başka Erkeklerle Cep Telefonu ve Sanal Ortamda Çok Sayıda Görüşmeler Yapması/Kadının Evlilik Birliğinin Mutluluğunu Sağlama ve Eşine Sadık Kalmak Yükümlülüğünü İhlal Ettiği ve Evlilik Birliğinin Ortak Hayatı Sürdürmesi Diğer Eşten Bekleneneyeceği – Şiddetli Geçimsizlik Nedeniyle Boşanma Davasının Kabulü)

4721/m. 163, 166, 185

ÖZET : Boşanma talepli açılan bir davada; iki ayrı boşanma sebebine dayanılabililir. Davacı-davalı kocanın dava dilekçesindeki açıklamalarından boşanma talebinin haysiyetsiz hayat sürme yanında evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebine de dayandığı anlaşılmaktadır. Haysiyetsiz hayattan söz edilebilmesi ve bu sebeple boşanma kararı verilebilmesi için, başkalarıyla ilişkinin bir yaşam tarzı olarak benimsenmiş olması ve bu şekilde yaşamanın az veya çok devamlılık göstermesi gerekir. Davalı-davacı kadının başka erkeklerle cep telefonu ve sanal ortamda çok sayıda görüşmeler yaptığı, evlilik birliğinin mutluluğunu sağlama ve eşine sadık kalmak yükümlülüğünü ihlal ettiği ve evlilik birliğini ve ortak hayatı sürdürmesi diğer eşten beklenmeyecek derecede temelinden sarstığı da açık ve tartışmasızdır. Kocanın şiddetli geçimsizlik hukuki sebebiyle açılan boşanma davasının kabulü gerekir.

Boşanmaya sebep olan olaylarda davalı-karşı davacı kadın ağır kusurlu ise de, koca da hakaret edip evin kilidini değiştirdiğinden kusurlu olup, davalı-karşı davacı kadının boşanma davasının kabulü ile boşanmaya karar verilmelidir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm, davacı-davalı (koca) tarafından velayet, yararına hükmolunan manevi tazminatın miktarı, maddi tazminat talebinin reddi yönünden; davalı-davacı (kadın) tarafından ise her iki dava yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1-) Boşanma talepli açılan bir davada; iki ayrı boşanma sebebine dayanılabililir. Davacı-davalı kocanın dava dilekçesindeki açıklamalarından boşanma talebinin haysiyetsiz hayat sürme (MK 163 md.) yanında Türk Medeni Kanunu’nun 166/1. maddesinde düzenlenen evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebine de dayandığı anlaşılmaktadır. Haysiyetsiz hayattan söz edilebilmesi ve bu sebeple boşanma kararı verilebilmesi için, başkalarıyla ilişkinin bir yaşam tarzı olarak benimsenmiş olması ve bu şekilde yaşamanın az veya çok devamlılık göstermesi gerekir. Davalı-davacının başka erkeklerle cep telefonu ve sanal ortamda çok sayıda görüşmeler yaptığı, yapılan soruşturma ve toplanan delillerden anlaşılmaktadır. Davalı-davacının gerçekleşen bu davranışları ve toplanan deliller haysiyetsiz hayat sürdüğünü kabule yeterli görülmemiştir. Davada Türk Medeni Kanununun 163. maddesi koşulları oluşmamış ise de, davalı-davacının bu davranışlarının Türk Medeni Kanununun 185. maddesinde yer alan evlilik birliğinin mutluluğunu sağlama ve eşine sadık kalmak yükümlülüğünü ihlal ettiği ve evlilik birliğini ve ortak hayatı sürdürmesi diğer eşten beklenmeyecek derecede temelinden sarstığı da açık ve tartışmasızdır. O halde Türk Medeni Kanununun 166/1. maddesi koşulları davacı-davalı koca lehine oluşmuştur. Kocanın şiddetli geçimsizlik hukuki sebebiyle açılan boşanma davasının kabulü gerekirken bu hususta olumlu olumsuz hüküm kurulmaması usul ve yasaya aykırıdır.

2-) Toplanan delillerle; davalı-davacı kadının güven sarsıcı davranışlar içine girdiği, buna karşılık davacı-davalı kocanın da “bu orospuyu buraya satmaya mı getirdiniz, hangi pezevenk getirdi” diyerek hakaret ettiği ve evin kilidini değiştirdiği anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu duruma göre, boşanmaya sebep olan olaylarda davalı-davacı kadın ağır kusurlu ise de, koca da kusurlu olup, davalı-davacı kadının boşanma davası yönünden 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 166/2 maddesi koşulları oluşmuştur. Davalı-karşı davacı kadının da boşanma davasının kabulü ile boşanmaya karar verilmesi gerekirken; yazılı gerekçe ile davalı-karşı davacı kadının davasının reddi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda 1. ve 2. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, bozma sebebine göre yeniden karar verilmesi gerekli hale gelen kadının ve kocanın boşanma davası ve fer’ilerine yönelik tarafların diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 03.07.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İÇTİHAT -2 

NAFAKA;

T.C
YARGITAY
3. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO:2009/20476
KARAR NO:2009/21101
KARAR TARİHİ: 28.12.2009

Dava: Taraflar arasında görülen nafaka davasının yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Karar: Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü.

Davacı, Eskişehir 1.Aile Mahkemesinin 4.12.2008 tarih, 2007/471 Esas ve 2008/957 Karar sayılı ilamı ile tarafların boşandıklarını, küçük E____’in velayetinin kendisine verildiğini, aylık 200-TL. tedbir yoksulluk, küçük çocuk için 150-TL. iştirak nafakasına hükmedildiğini, kararın temyiz edildiğini, davalının gelirinde artış olduğunu, bağlanan nafaka ile geçimini sağlayamadığını, ev hanımı olup, hiçbir yerden geliri olmadığını, küçüğün ihtiyaçlarının arttığını öne sürerek, nafakaların arttırılmasına karar verilmesini istemiştir.

Davalı, boşanma dosyasının Yargıtay’da olup, henüz kesinleşmediğini, kesinleşmemiş nafakanın artırılması için dava açılamayacağını bildirerek, yersiz olan davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, yoksulluk ve iştirak nafakasının henüz kesinleşmediğinden artırılmasının mümkün olamayacağından bahisle davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Boşanma kararı ile birlikte davacı lehine aylık 200-TL., müşterek çocuk için aylık 150-TL. tedbir nafakasına hükmedilmiş, temyiz incelemesi yapılmak üzere dosya Yargıtay’a gönderilmiştir.

Her dava açıldığı tarihteki koşullara göre değerlendirilir. Önceki nafaka davasının kesinleşmemiş olması yeni dava açılmasına engel değildir. Nitekim iki dava arasında 1 yıl geçmiştir. Bu süre içinde tarafların sosyal ve ekonomik durumları değiştiği gibi, çocuğun yaşı ve ihtiyaçları da doğal olarak artmıştır.

O halde, mahkemece derdestlik koşullarının oluşmadığı, sonradan açılan bu davanın önceki nafakanın tezyidi davası olmasına göre, önceki davada verilen kararın kesinleşmesi beklenerek küçüğün yaşı, eğitim düzeyi ve davacı ile davalının ekonomik durumu gözetilerek hakkaniyete uygun bir nafakaya arttırılarak hükmedilmelidir.

KARAR : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK. nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 28.12.2009 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

İÇTİHAT-3-

BOŞANMA DAVALARINDA KESİNLEŞMEDEN İCRAYA KONULABİLECEKLER…

YARGITAY 8. Hukuk Dairesi
ESAS: 2013/18343
KARAR: 2014/7453

Yukarıda tarih ve numarası yazılı Mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki davalı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden Daire’ye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:

Takibe dayanak …4. Aile Mahkemesi’nin 2012/583 E. 2013/171 K. sayılı ilamında Mahkemece, tarafların boşanmasına, ortak çocuk için dava tarihinden itibaren 150 TL. tedbir nafakasına (kararın kesinleşmesinden sonra iştirak nafakası olarak devamına), davacı lehine maddi ve manevi tazminata hükmedilmiş olup takip dosyasından takip talebinde birikmiş nafaka alacağı, maddi ve manevi tazminat alacakları yargılama gideri ve vekalet ücretinin takibe konulduğu anlaşılmıştır. Borçlu İcra Mahkemesi’ne başvurusunda, maddi ve manevi tazminatın boşanmanın eklentisi olması nedeniyle boşanma ilamı kesinleşmeden icraya konulamayacağını belirterek takibin iptalini talep etmiştir.

Mahkemece HMK.nun 367/2. maddesi gereğince boşanma ilamının kesinleşmesi gerektiği bildirilerek takibin iptaline karar verilmiş, karar alacaklı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

6217 sayılı Kanun’un 30. Maddesi ile 6100 sayılı Kanuna eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanması gereken HUMK’nun 443/4 (HMK.nun 367/2.) maddesi gereğince aile ve şahsın hukuku ile ilgili hükümler kesinleşmedikçe takibe konu edilemezler. Ayrıca, boşanma kararının eklentisi olan tazminat, vekalet ücreti ve yargılama giderine yönelik hükümleri de aynı kurala tabidirler. Ancak, boşanma ilamı kesinleştiği takdirde, tazminat, vekalet ücreti ve yargılama gideri isteklerinin takibe konulabilmesi için nitelikleri gözetilerek kesinleşmeleri gerekli değildir (HGK. 28.2.2001 tarih 2001/12-206 E. 2001/217 K. ).

Anılan yasal düzenleme gereğince; yoksulluk ve iştirak nafakasının talep edilebilmesi için boşanma hükmünün kesinleşmesi zorunlu ise de tedbir nafakası yönünden ilamın kesinleşmesi gerekmez. Bu durumda, takipte talep edilen birikmiş nafaka alacağı yönünden boşanma ilamının kesinleşmesinin aranmayacağı dikkate alınarak Mahkemece bu kısım yönünden şikayetin reddine karar verilmesi gerekirken takibin tümden iptali isabetsizdir.

SONUÇ: Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK.nun 366. ve 6100 sayılı HMK.nun Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK.nun 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, taraflarca HUMK’nun 388/4. (HMK m. 297/ç) ve İİK’nun 366/3. maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 10 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine 17.04.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İÇTİHAT-5-

T.C.
YARGITAY
12.HUKUK DAİRESİ
ESAS NO: 2005/6009
KARAR NO: 2005/9100
KARAR TARİHİ: 28.04.2005

ÖZET: Somut olayda boşanma ile ilgili hüküm bölümü daha önce onanmış ve bozma kapsamı dışında kalmıştır. Bu durumda, sonradan hükmedilen ihtilaf konusu tazminat bölümlerinin takibe konulması için kararın kesinleşmesine gerek yoktur.

(1086 S. K. m. 443/4)

Dava: Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: HUMK. nun 443/4. maddesi gereğince aile ve şahsın hukuku ile ilgili hükümler kesinleşmedikçe takibe konu edilemezler. Ayrıca, boşanma kararının eklentisi olan tazminat hükümleri de aynı kurala tabidirler. Ancak, boşanma ilamı kesinleştiği takdirde tazminat isteklerinin takibe konulabilmesi için nitelikleri gözetilerek kesinleşmeleri gerekli değildir. (HGK. 28.2.2001 tarih 2001/12-206E. 2001/217 K.)

Somut olayda boşanma ile ilgili hüküm bölümü daha önce onanmış ve bozma kapsamı dışında kalmıştır. Bu durumda, sonradan hükmedilen ihtilaf konusu tazminat bölümlerinin takibe konulması için kararın kesinleşmesine gerek yoktur. (HGK. 23.10.2002 tarih 2002/11-633 E. 2002/847 K. sayılı kararı)

O halde şikayetin reddi yerine kabulüne karar verilmesi isabetsizdir.

SONUÇ: Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK.366. ve HUMK.428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 28.04.2005 gününde oybirliği ile karar verildi

İÇTİHAT-6-

T.C
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS NO.2010/6-533
KARAR NO.2010/578
KARAR TARİHİ10.11.2010

> Ziynet Eşyalarının Mülkiyeti
> Düğünde Takılan Takıların Mülkiyeti

TMK.186/3 – 743 Sa.Ka.152

Evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından alınmış olursa olsun ona bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğini kazanır.

Ancak, ziynet eşyalarının iade edilmemek üzere kocaya verildiğinin, kadının isteği ve onayı ile bozdurulup ev ihtiyaçları için harcandığının davalı yanca kanıtlanması halinde koca almış olduğu ziynet eşyalarını iadeden kurtulur.

Evin ihtiyacı için bozdurulan ziynet eşyalarının rıza ile ve iade şartı olmaksızın verildiğini davalı koca ispatlamak zorunda olup somut olayda davalı koca bu durumu ispat edemediğinden dava konusu ziynet eşyalarını davacıya iade ile mükelleftir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “Ziynet ve çeyiz eşyalarının mevcutsa aynen, değilse bedelinin tahsili” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;

Ankara 10. Aile Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 22.12.2008 gün ve 2006/221 E. – 2008/1525 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 12.10.2009 gün ve 4376-8176 sayılı ilamı;

(…Dava ziynet ve çeyiz eşyalarının mevcutsa aynen değilse bedelinin tahsiline ilişkindir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne kısmen reddine karar verilmiş, hüküm davacı ve davalı tarafından temyiz edilmiştir.

1- Dosya kapsamına, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerekçelere, davalının beyanlarına göre davalı vekilinin temyiz itirazları yerinde değildir.

2- Davacı vekilinin red edilen ziynetler yönünden temyiz itirazlarına gelince:

Davacı vekili, dava dilekçesinde yazılı ziynet ve çeyiz eşyalarının davalı da kaldığını, ziynet ve çeyiz eşyalarının mevcutsa aynen değilse bedeli olan 12.000.00.- YTL.nin dava tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesini istemiştir. Davalı vekili ise davalının dava dilekçesinde belirttiği miktarda ziynetlerinin bulunmadığını, dava konusu edilen ziynetlerin bir kısmının önceden taraflarca bozdurulup harcandığını, bir kısmının da davalı tarafından götürüldüğünü, düğünde takılan 4 tane yarım altın, 3 adet hediyelik bilezik dışındaki bilezikler ve çeyrek altınların düğünden sonra bozdurulduğunu, müvekkilinde, 3 hediyelik bilezik, iki adet altın yüzük ve bir adet alyans yüzük ve kol saati ve dava dilekçesinde belirtilen çeyiz eşyalarının kaldığını ve bunları iade etmeye hazır olduklarını, diğer haksız isteklerin reddini savunmuştur.
Evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından takılmış olursa olsun ona bağışlanmış sayılır. Dava dilekçesinde istenilen ziynet eşyalarının bir kısmının ailenin ortak giderleri için bozdurulup harcandığı davalı tarafından kabul edilmektedir. Davalı ziynet eşyalarının davacının rızası ile bozdurulup harcandığını iddia etmiş isede bu iddiasını kanıtlayamamıştır. Öte yandan karının iaşesini sağlamak kocaya aittir. Davacıya ait olduğu anlaşılan dava konusu altınların evliliğin devamı sırasında davalı tarafından bozdurulup harcanmış olduğu kabul edildiğine göre davacıya iadesi gerekir. Bu nedenle davalı tarafından bozdurulup harcandığı kabul edilen ve mahkemece red edilen ziynetler yönünden davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle bu ziynetler yönünden talebin red edilmesi doğru olmadığından hükmün bozulması gerekmiştir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Dava, Ziynet ve çeyiz eşyalarının mevcutsa aynen değilse bedelinin tahsili istemine ilişkindir.

Yerel Mahkemece davanın kısmen kabulüne ilişkin olarak verilen karar, taraf vekillerinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarıda yazılı gerekçeyle ziynet eşyaları yönünden bozulmuştur. Yerel Mahkeme; ispat yükünün davacıda olduğu, davacının da kendisine ait olan ve kendisinde bulunması gereken ziynet eşyalarının rızası dışında davalı tarafından elinden alındığını ve bozdurulduğunu ispat edemediği, ailenin ortak giderleri için malvarlığından rıza ile yapılan katkının geri istenemeyeceği gerekçesi ile önceki kararında direnerek ziynet eşyaları yönünden davanın reddine karar vermiştir. Hükmü taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlık, düğün sonrası davalı tarafından davacıdan alınarak bozdurulan altınların davacının evlilik birliğinin giderlerine mal varlığı oranında katkısı olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceği, bozdurulan altınların rıza ile bozdurulduğu hususunun kim tarafından ispatlanması gerektiği buna bağlı olarak bozdurulan altınların bedelinin davalıdan tahsiline karar verilip verilemeyeceği noktasındadır.

Sair hususlar kesinleşmiş olup uyuşmazlık konusu değildir.

1- 1.1.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanununu ile birlikte 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin karının iaşesini kocaya yükleyen 152. maddesi de yürürlükten kaldırılmıştır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 186/3. fıkrası “Eşler birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılırlar.” hükmünü getirmiştir. Bu nedenle bozma ilamında yer alan “…Öte yandan karının iaşesini sağlamak kocaya aittir.” cümlesinin maddi hataya dayalı olduğu kanaatine varıldığından bozma metninden çıkarılması gerekir.
Ne var ki; TMK.nun 186/3. fıkrasında her ne kadar eşlerin birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılacakları belirtilmiş ise de buradaki katılma ya eşlerin rızası ile ya da mahkeme kararıyla olması gerekir.

Diğer taraftan, evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından alınmış olursa olsun ona bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğini kazanır. Bu durumda ziynet eşyalarının iade edilmemek üzere kocaya verildiğinin, kadının isteği ve onayı ile bozdurulup ev ihtiyaçları için harcandığının davalı yanca kanıtlanması halinde koca almış olduğu ziynet eşyalarını iadeden kurtulur.

Somut olayda ise; bu konuda herhangi bir mahkeme kararı bulunmadığı gibi, kadının rızası ile katkı amacıyla bozdurulmak üzere ziynet eşyalarının verildiğine dair herhangi bir delil de bulunmamaktadır. Davacıya ait olduğu anlaşılan dava konusu altınların evliliğin devamı sırasında davalı tarafından bozdurularak ev ihtiyacı için harcandığı davalı yanca kabul edilmiştir; ancak davalı, davacı kadının kendi rızası ile ziynet eşyalarını verdiğini kanıtlayamamıştır.

Eş söyleyişle; evin ihtiyacı için bozdurulan ziynet eşyalarının rıza ile ve iade şartı olmaksızın verildiğini davalı koca ispatlamak zorunda olup somut olayda davalı koca bu durumu ispat edemediğinden dava konusu ziynet eşyalarını davacıya iade ile mükelleftir.

O halde Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire Bozma Kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

2- Davalı vekili daha önce hükmü temyiz edip, Özel Dairece temyiz itirazları reddedildiğinden, hakkındaki hüküm kesimleşmekle direnme kararını temyizde hukuki yararı bulunmamaktadır. Bu nedenle temyiz isteminin reddi gerekir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle;

1) Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire Bozma Kararından “…Öte yandan karının iaşesini sağlamak kocaya aittir.” İbaresi çıkartılmak suretiyle gösterilen diğer nedenlerden dolayı BOZULMASINA,

2) Davalı tarafın ilk hükme yönelik temyiz itirazları reddedilmekle hakkındaki hüküm kesinleştiğinden direnme hükmünü temyizde hukuki yararı bulunmamakla davalı vekilinin temyiz isteminin REDDİNE, oybirliği ile karar verildi.

İÇTİHAT -7 – 

NİŞAN-TAKILAR-EVLENME İLE SONUÇLANMAMIŞSA TAKILAR VE TAZMİNATLAR ASLİYE HUKUK MAHKEMESİNDE.

T.C.
YARGITAY
17. HUKUK DAİRESİ
E. 2014/18192
K. 2014/17997
T. 8.12.2014
4721/m. 118
6098/m. 49, 58
DAVA : Tazminat istemine ilişkin olarak açılan davada Malatya 2. Asliye Hukuk Mahkemesi ile Malatya 2. Aile Mahkemelerince ayrı ayrı görevsizlik kararı verilmesi nedeni ile yargı yerinin belirlenmesi için gönderilen dosya içindeki tüm belgeler incelendi gereği düşünüldü:
KARAR : Dava, davacının nişanlısı olan ve bir süredir resmi nikahsız olarak birlikte yaşadığı davalı ile onun babası olan diğer davalıdan, gayri resmi düğünlerinde takılan takılar, çeyiz ve düğün masrafları yönünden bir miktar maddi, ayrıca kişilik haklarının saldırıya uğraması nedeniyle bir miktar manevi tazminatın tahsili istemine ilişkindir.
Asliye Hukuk Mahkemesince, davada Türk Medeni Kanununda düzenlenen nişanlılık hükümlerinin uygulanması gerektiği, bu nedenle Aile Mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiştir.
Aile Mahkemesi ise, davanın Aile Hukukunu ilgilendirmediği gerekçesiyle görevsizlik yönünde hüküm kurmuştur.
Somut olayda davacı ile davalı nişanlandıktan sonra düğün yaparak gayri resmi olarak biraraya gelmişler ve uzun süre birlikte yaşamışlardır. Bu durumda nişandan ve yasal olarak korunması gereken bir birliktelikten söz edilmesi mümkün olmadığından, haksız fiilden kaynaklanan uyuşmazlığın genel hükümlere göre Asliye Hukuk Mahkemesinde görülerek sonuçlandırılması gerekmektedir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle; 6100 Sayılı HMK.’nun 21. ve 22.(1086 sayılı HUMK.”nun 25. ve 26.) maddeleri gereğince Malatya 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin YARGI YERİ OLARAK BELİRLENMESİNE, 08.12.2014 gününde oybirliği ile karar verildi.

İÇTİHAT – 8-

ANLAŞMALI BOŞANMA, PROTOKOLDE ÇOCUKLARA EV ALMA ŞARTI
gönderen admin » 14 Şub 2015, 12:19
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi
Esas: 2013/7253
Karar: 2014/1551
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı tarafından temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; duruşma için belirlenen 28.01.2014 günü temyiz eden davacı A… vekili ve karşı taraf davalı S… vekili geldiler. Gelenlerin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
Taraflar Türk Medeni Kanununun 166/3. maddesi uyannca anlaşmalı boşanmışlar, karar 19.3.2009 tarihinde kesinleşmiştir. Aralarında düzenledikleri hakim tarafından onaylanan 30.1.2009 tarihli boşanma anlaşmasında; “davacı, kendi adına kayıtlı olan Çekmeköy Ömerli mahallesi 112 ada (19) parsel sayılı ana taşınmazdaki (103) bağımsız bölüm nolu meskeni, hükmün kesinleşmesinden sonra davalıya devretmeyi; davalı da, kendisine devredilecek olan bu taşınmazı 2009 yılı Eylül ayı sonuna kadar satıp, parası ile en geç altı ay içinde ortak çocukları B… ve D… adlarına iki, kendi adına da bir daire almayı, çocuklar adına alacağı daireleri, onların adına tescil ettirmeyi kabul ve taahhüt etmişlerdir.”Buna göre, boşanma anlaşmasındaki bu hüküm karşılıklı borç yükleyen bir sözleşme niteliğindedir. Karşılıklı borç yükleyen bir sözleşmenin ifası isteminde bulunan tarafın, sözleşmenin koşulları ve özelliklerine göre daha sonra ifa etme hakkı olmadıkça kendi borcunu ifa etmiş ya da ifasını önermiş olması gerekir (e.BK.md.81, 6098 s. TBK.md.97). Davacı, Çekmeköy Ömerli mahallesinde bulunan taşınmazını boşanma kararının kesinleşmesinden hemen sonra 21.4.2009 tarihinde davalıya devretmiş; boşanma anlaşmasındaki edimini bu suretle yerine getirmiş, davalı ise edimini dava tarihine kadar ve halen yerine getirmemiştir.
Davacı, kendi edimini yerine getirdiği halde, davalının boşanma protokolünde yüklendiği borcunu ifa etmediğini ileri sürerek; davalı adına tescil edilen Çekmeköy’deki taşınmazın satılmasına, satıştan elde edilecek bedel ile davalı ve müşterek çocuklar adına olmak üzere üç daire alınmasına karar verilmesini istemektedir. Buna göre istek ifaya ilişkindir.
Boşanma anlaşmasında yer alan “ortak çocuklar adına iki taşınmaz alınacağına” ilişkin hüküm; çocuklar bakımından üçüncü kişi yararına bir edim yükümlülüğü niteliğindedir. (e.BK. m.lll, 6098 s. TBK. m. 129/1) Kendi adına sözleşme yapan kişi, sözleşmeye üçüncü kişi yararına bir edim yükümlülüğü koydurmuşsa, edimin üçüncü kişiye ifa edilmesini isteyebileceği gibi, üçüncü kişi veya üçüncü kişiye halef olanlar da, tarafların amacına veya örf ve adete uygun düştüğü takdirde edimin ifasını isteyebilir (e.BK. m. 111, 6098 s. TBK. m. 129) Bu bakımdan boşanma anlaşmasının tarafı olan davacının, bu anlaşmaya çocukları yararına koydurduğu edimin ifasını isteyebileceğinde bir duraksama bulunmamaktadır.
Davacı, boşanma anlaşmasındaki kendisine düşen edimi, kararın kesinleşmesinden hemen sonra yerine getirdiği halde, davalı edimini ifa etmemiş; kendisine isnat olunamayan haller sebebiyle ifanın mümkün olmadığına ilişkin bir sebep de ileri sürmemiştir. O halde, borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle ifanın imkansızlığı gerçekleşmedikçe, davalı yüklendiği edimi ifa borcu altındadır. Davacı, verdiğinin iadesini ve borcun ifa edilmemiş olması sebebiyle bundan doğan zararın tazminini değil, ifayı istemektedir. Boşanma anlaşmasında davalının yüklendiği borç bir yapma borcu niteliğindedir. Yapma borcu, borçlu tarafından ifa edilmediği takdirde alacaklı, masrafı borçluya ait olmak üzere edimin kendisi veya başkası tarafından ifasına izin verilmesini isteyebilir. (eBK. m. 97, 6098 s. TBK. m. 113/1) Öyleyse, davacının talebinin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 113/1. maddesi çerçevesinde incelenerek, sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, bu husus nazara alınmadan, “ protokolde davalının davacıya yönelik yerine getirmesi gereken bir edimin bulunmadığı” ve “ifanın ve infazın mümkün olmadığı” gerekçesiyle yazılı şekilde hüküm kurulması doğru bulunmamıştır.
SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, duruşma için taktir olunan 1100 TL. vekalet ücretinin Silva’dan alınıp Ahmet’e verilmesine,istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.28.01.2014 (Salı)

İÇTİHAT-9-

T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS NO: 2003/2-36
KARAR NO: 2003/10
KARAR TARİHİ: 22.01.2003

“RESİMLİ VEKALETNAMELER HANGİ İŞLEMLER İÇİN ZORUNLU.”

ÖZET: Öncelikle belirtmekte yarar vardır ki, boşanma kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardan olup, bir yönüyle de kamu düzenine ilişkindir. Boşanma davası açılmak ya da hakkında açılmış boşanma davasında savunmada bulunulmak üzere taraflarca düzenlettirilen vekaletnamelerin resimli düzenlenmesi boşanma davasının bu niteliğinden kaynaklanmaktadır.

Taraflar arasındaki “boşanma” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Konya Asliye 2. Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 07.05.2001 gün ve 2000/961 E., 2001/330 K. sayılı kararın incelenmesi davalı tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 10.09.2001 gün ve 2001/9804-11424 sayılı ilamı ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz Eden: Davalı

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: Öncelikle belirtmekte yarar vardır ki, boşanma kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardan olup, bir yönüyle de kamu düzenine ilişkindir.
Boşanma davası açılmak ya da hakkında açılmış boşanma davasında savunmada bulunulmak üzere taraflarca düzenlettirilen vekaletnamelerin resimli düzenlenmesi boşanma davasının bu niteliğinden kaynaklanmaktadır.
Noterlik Kanunu’nun “Düzenleme şeklinde yapılması zorunlu işlemler” başlıklı 89. maddesinde; “Niteliği bakımından tapuda işlem yapılmasını gerektiren sözleşme ve vekaletnamelerle, vasiyetname, mülkiyeti muhafaza kaydı ile satış, gayrimenkul satış vaadi, vakıf senedi, evlenme mukavelesi, evlat edinme ve tanıma, mirasın taksimi sözleşmesi ve diğer kanunlarda öngörülen sair işlemler bu fasıl hükümlerine göre düzenlenir.” denilmektedir. Bu hükmün getirilmesindeki ölçüt kamusal önemidir. Aynı Kanunun “Fotoğraf yapıştırılması” başlıklı 80. maddesinde ise; ilgilinin fotoğrafının yapıştırılması zorunlu olan işlemler yönetmelikte gösterilir. Noter, birinci fıkranın kapsamı dışında kalan bir işlemin niteliği, ilgilinin durumu ve kimliği bakımından gerekli görür veya ilgili isterse, o isleme ait kağıtlara da ilgilinin fotoğrafını yapıştırabilir” hükmü yer almaktadır. Bu hükmün getirilmesindeki ölçüt kamusal önemidir.
Noterlik Kanunu’nun açıklanan 80. maddesinde yapılan atfa konu Noterlik Kanunu Yönetmeliğinin “Noterlik işlemlerinde uyulması gerekli hususlar” üst başlıklı On beşinci Kısmında düzenlenen “işlemlere fotoğraf yapıştırılması” başlıklı 93. maddesinde aynen;

“Aşağıdaki noterlik işlemlerinde ilgilinin fotoğrafının yapıştırılması zorunludur…
a – niteliği bakımından tapuda ilsem yaptırılmasını gerektiren sözleşmelere,
b – niteliği bakımından tapuda ilsem yaptırılmasını gerektiren vekaletnamelere,
c – Vasiyetname,
d – Mülkiyeti muhafaza kaydıyla satış,
e – Gayrimenkul satış vaadi,
f – Vakıf senedi,
g – Evlenme mukavelesi,
h – Evlat edinme,
i – Tanıma,
j – Mirasın taksimi sözleşmesi,
k – Boşanma davaları için düzenlenecek vekaletnameler, …
Yukarıda sayılan işlemler dışında kalmakla beraber, diğer kanunların öngördüğü, noterin işlemin ve ilgilinin durumuna göre gerekli bulduğu veya bizzat ilgilinin istemde bulunduğu işlem kağıtlarına da fotoğraf yapıştırılabilir… Asıllarına fotoğraf yapıştırılması zorunlu noterlik işlemlerinin, çıkartılacak örneklerine de fotoğraf yapıştırılması zorunludur.” denilmektedir.
Görüldüğü üzere boşanma davaları için düzenlenecek vekaletnamelerin fotoğraflı düzenlenmesi gerekmektedir.

Eldeki dosyada ise; dava temelinde boşanmaya ilişkin olup, davacı A.A.’nin Avukat I.Ö.’yü vekil tayinine ilişkin vekaletnamesi tasdiksiz fotokopidir. Velayetin tevdii konusunda talepte bulunan boşanma davası davalısı E.B. vekili Avukat A.G.’nin ise vekaletnamesinde resim bulunmadığı gibi, eldeki davaya özgü yetkileri de taşımamaktadır.
O halde anılan eksikler giderilmek üzere dosyanın mahalline geri çevrilmesi gerekir.

SONUÇ: Yukarıda yazılı noksanlığın tamamlanması için dosyanın mahkemeye geri çevrilmesine, 22.01.2003 gününde oybirliği ile karar verildi.

İÇTİHAT-10-

İKİNCİ KİTAP4721
Türk Medeni Kanunu

Aile Hukuku

İKİNCİ KISIM
Hısımlık

BİRİNCİ BÖLÜM
Soybağının Kurulması

ÜÇÜNCÜ AYIRIM
Tanıma Ve Babalık Hükmü

B. Babalık hükmü

III. Hak düşürücü süreler

Madde 0303:

Babalık davası, çocuğun doğumundan önce veya sonra açılabilir. Ananın dava hakkı, doğumdan başlayarak bir yıl geçmekle düşer.

(Anayasa Mahkemesinin: 07.02.2011 tarih ve 28197 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan E: 2010/71, K: 2011/143 sayılı Kararı ile iptal edilmiştir. Yürürlük: 07.02.2013)

Çocuk ile başka bir erkek arasında soybağı ilişkisi varsa, bir yıllık süre bu ilişkinin ortadan kalktığı tarihte işlemeye başlar.

Bir yıllık süre geçtikten sonra gecikmeyi haklı kılan sebepler varsa, sebebin ortadan kalkmasından başlayarak bir ay içinde dava açılabilir. (1)

(1) (Anayasa Mahkemesinin: 21.07.2012 tarih ve 28360 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan E: 2011/116, K: 2012/39 sayılı Karar hükmü; “22.11.2001 günlü, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 303. maddesinin dördüncü fıkrasının “çocuk” yönünden Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE 15.03.2012 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.” Yürürlük: 21.07.2013)

T.C.

YARGITAY
İkinci Hukuk Dairesi  

Esas No: 2013/01161 

Karar No : 2013/02981

Tarih: 11.02.2013

  • ERGİN ÇOCUK İLE BABA ARASINDAKİ SOYBAĞININ BELİRLENMESİ
  • DAVA AÇMA SÜRESİ
  • ANAYASA MAHKEMESİ İPTAL KARARI
ÖZET: Ergin çocuğun babası ile arasındaki soybağının belirlenmesine ilişkin, çocuk hakkında bir yıllık dava açma süresi, çocuğa doğumdan sonra kayyım atanmışsa, atamanın kayyıma tebliği tarihinde; hiç kayyım atanmamışsa, çocuğun ergin olduğu tarihte işlemeye başlayacağı TMK.nun 303. maddesinde belirtilmiş ise de, Anayasa Mahkemesinin kararıyla hak düşürücü süre Anayasaya aykırı bulunarak iptal edilmiş, kararda yer alan bir yıllık erteleme süresinin sona ermesiyle iptal kararı yürürlüğe girmiş, bu süre yürürlükten kalkmıştır. İptal kararının yürürlüğe girmesinin ertelendiği süre içinde iptal hükmünün ortaya çıkardığı hukuki boşluk, yeni bir yasal düzenleme ile doldurulmadığından, iptal kararından sonraki yeni durum dikkate alınarak çocuk tarafından açılan babalık davasının hak düşürücü süre geçtiği gerekçesi ile reddi yerine, işin esası incelenerek bir karar vermek gerekir.

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, hüküm temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Davacı, 15.03.1947’de evlilik haricinde doğmuş, TKM.nun 290. maddesine göre annesinin kızlık hanesine 11.11.1963 tarihinde tescil edilmiştir. Annesi Selvinaz bekar olarak ölmüştür. Davacı; annesinin, davalıların mirasbırakanın Tevfik ile gayri resmi olarak karı koca gibi birlikte yaşadığını, kendisinin de bu gayriresmi ilişkiden doğduğunu ileri sürerek, babasının (ölü) Tevfik olduğunun tespitine karar verilmesini istemiştir. Buna göre dava, ergin çocuk ile baba arasındaki soybağının belirlenmesine (babalığa) ilişkindir. (TMK. m. 301) Mahkemece, TMK.nun 303. maddesindeki hak düşürücü sürenin geçtiği” gerekçesiyle dava reddedilmiş, kararı davacı temyiz etmiştir.

Çocuğun dava açma süresine ilişkin 4721 sayılı TMK.nun 303. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan Çocuğa doğumdan sonra kayyım atanmışsa, çocuk hakkında bir yıllık süre, atamanın kayyıma tebliği tarihinde; hiç kayyım atanmamışsa, çocuğun ergin olduğu tarihte işlemeye başlar… cümlesi Anayasa Mahkemesinin 27.10.2011 tarihli ve 2010/71 esas 2011/143 karar sayılı kararıyla Anayasaya aykırı bulunarak iptal edilmiş, iptal kararı 07.02.2012 tarihli 28197 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmış, kararda yer alan bir yıllık erteleme süresinin sona ermesiyle iptal kararı 07.02.2013 tarihinde yürürlüğe girmiştir. İptal hükmünün yürürlüğe girmesiyle, davanın reddinin dayandırıldığı 303. maddenin ikinci fıkrası artık yürürlükten kalkmıştır. (6216 s. Anayasa Mah. Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hk. Kanun m. 66/3) Böyle bir durumda, iptal kararının yürürlüğe girmesinin ertelendiği süre içinde iptal hükmünün ortaya çıkardığı hukuki boşluk, TBMM tarafından yeni bir yasal düzenleme ile dolduramadığına göre; artık mahkemece, iptal kararından sonraki yeni durum dikkate alınarak bir karar verilmesi gerekecektir. Bu bakımdan davanın hak düşürücü süre geçtiği gerekçesiyle reddi, Anayasa Mahkemesinin iptal kararının yürürlüğe girmesiyle hukuki dayanağını yitirmiştir. O halde, çocuk tarafından açılan babalık davasını, iptal edilen kanun hükmü dışında hak düşürücü süreye tabi tutan başka bir yasal hüküm de bulunmadığına göre, bu husus nazara alınarak işin esası incelenmek ve hasıl olacak neticesine göre bir karar verilmek üzere hükmün bozulması gerekmiştir.

Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple (BOZULMASINA), işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.

İÇTİHAT-11-

TMK. Md. 166/1-2 ANLAŞMALI BOŞANMA-KANUNA AYKIRI PROTOKOL KABUL EDİLEMEZ

T.C
YARGITAY
2.HUKUK DAİRESİ
ESAS NO.2013-11644
KARAR NO.2014-1866
KARAR TARİHİ.04.02.2014

DAVA: Taraflar arasındaki boşanma davalarının birleştirilerek yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm, davalı-karşı davacı (kadın) tarafından temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; duruşma için belirlenen 04.02.2014 günü temyiz eden davalı-karşı davacı E… ile vekili ve karşı taraf davacı-karşı davalı D… ile vekili geldiler. Gelenlerin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR: 1- Davacı (koca) tarafından boşanma davası açılmış, davalının daha sonra bağımsız olarak açtığı boşanma davası, kocanın davasıyla birleştirilerek görülmüş; mahkemece; tarafların 20.02.2013 tarihli oturumda boşanma ve mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda anlaştıklarını beyan etmeleri üzerine; hangi davanın kabul edildiği belirtilmeksizin tarafların Türk Medeni Kanununun 166/3. maddesi gereğince boşanmalarına karar verilmiş, aralarında yaptıkları protokol tasdik edilmiş, bu protokolün bir kısım hükümleri de karara aynen geçirilmiştir.

Türk Medeni Kanununun 166. maddesinin (3.) fıkrası; evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde, evlilik birliğinin temelinden sarsılmış sayılacağını karine olarak kabul etmiştir. Bu yasal karine gereğince, boşanma kararı verilmesi, hakimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulunması şartına bağlıdır. Kanun, hakime, tarafların ve çocukların menfaatlerini göz önünde tutarak bu anlaşmada gerekli gördüğü değişikleri yapma yetkisi tanımıştır. Bu değişikliklerin taraflarca da kabulü halinde boşanmaya karar verilecektir. Eşler, bu hükümden yararlanarak evlilik birliğini sona erdirmek istediklerinde, herhangi bir boşanma sebebi ileri sürmek zorunda olmadıkları gibi, bir sebep ileri sürmüş olsalar bile bunun varlığı ve doğruluğunun araştırılması gerekli değildir.

Taraflar, kural olarak bir sözleşmenin içeriğini, kanunda öngörülen sınırlar içinde özgürce belirleyebilirler. (E. BK. m. 19, 6098 s. TBK. m. 26) Kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkansız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür. Sözleşmenin içerdiği hükümlerden bir kısmının hükümsüz olması, diğerlerinin geçerliliğini etkilemez. Ancak, bu hükümler olmaksızın sözleşmenin yapılmayacağı açıkça anlaşılırsa, sözleşmenin tamamı hükümsüz olur. (E. BK. m. 19/2, 20, 6098 s. TBK. m. 27) Borçlar Kanununda yer alan, sözleşme özgürlüğüne getirilen genel nitelikteki bu sınırlamalar, boşanma anlaşmaları için de evleviyetle geçerlidir. Çünkü Borçlar Kanunu, Türk Medeni Kanununun beşinci kitabı olup, onun tamamlayıcısıdır. (6098 s. TBK. m. 646) O halde hakim, kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı ve konusu imkansız olan hükümler taşıyan bir boşanma protokolünü esas alarak boşanma kararı veremez ve böyle bir protokolü tasdik edemez.

Taraflarca düzenlenip hakime sunulan, hakim tarafından da aynen tasdikine karar verilen protokolde; tarafların karşılıklı boşanma davalarında aşağıdaki şartlarla anlaştıkları belirtildikten sonra; “kocanın eşi aleyhine açtığı boşanma davasından feragat edeceği, kadının açtığı boşanma davasını işbu protokoldeki koşullar çerçevesinde kabul edeceği; müşterek çocukların velayetinin anneye verileceği, çocuklarla baba arasında protokolde gösterilen günlerde ve saatlerde kamuya açık mekanlarda ve gözetim altında kişisel ilişki tesis edileceği, bunun dışında çocuklar on sekiz yaşını bitirinceye kadar babanın internet, telefon veya sair olanakları kullanarak iletişim kuramayacağı veya tesadüfü olarak şahsi münasebet tesis edemeyeceği, yine çocuklar ergin oluncaya kadar velayet hakkının anneden alınması veya kaldırılması ve kişisel ilişki süresinin genişletilmesi için talepte bulunmayacağı, çocuğun babaannesi ve halasının, babaya tanınan süre zarfında çocuğu görebilecekleri, babanın çocuklar için anneye protokolde gösterilen miktarlarda iştirak nafakası ödeyeceği, tarafların birbirlerinden maddi ve manevi tazminat olarak herhangi, bir talepte bulunmayacakları, şahsi eşyaları da dahil olmak üzere eşyalarını paylaştıkları, birbirlerinden bu hususta bir hak ve alacak talep etmeyecekleri” belirtilmiştir. Protokolde yer alan ilişkin medeni hakları kullanmaktan feragate ilişkin taahhütler, medeni hakları kullanma ehliyetinden önceden vazgeçme niteliğinde olup, Medeni Kanununun 23. maddesine ve çocukların yüksek yararlarına açıkça aykırıdır. Bu hükümler olmaksızın ortak irade ile boşanmanın gerçekleşmeyeceği açıkça belli olduğuna göre, içerdiği şartlardaki kısmi hükümsüzlük boşanma protokolünün tamamını hükümsüz kılar. Bu şekildeki düzenlemenin bir sebebi olsa bile, boşanma tarafların ortak iradelerine dayandığından bu sebebin varlığı ve doğruluğu araştırılamayacaktır. Anlaşmalı boşanma talebiyle kendisine başvuran eşler arasında, gerçekte bir boşama sebebinin var olup olmadığını, aralarında yaptıkları düzenlemede yer verdikleri hususların geçerli bir sebebe dayanıp dayanmadığını ve bunların doğru olup olmadığını hakim araştırmakla yükümlü değildir. Önceden delil toplanmış olsa bile, bu delilleri değerlendirerek bunlardan sonuç çıkaramaz ve yargısını çıkardığı bu sonuca dayandıramaz. Böyle bir durumda hakimin, taraflarca getirilen düzenlemeye müdahale ederek bunu değiştirmek ve önereceği değişikliğin taraflarca kabulü halinde Türk Medeni Kanununun 166/3. maddesi gereğince tarafların boşanmalarına karar vermesi gerekir. Böyle yapılmayıp, kanuna ve kamu düzenine aykırı hükümler ihtiva eden protokole dayanılarak boşanma kararı verilmesi ve protokolün tasdiki doğru olmamıştır. Öyleyse mahkemece yapılacak iş; protokolün bu haliyle uygun bulunmadığının taraflara bildirilip, tarafların ve çocukların menfaatini göz önünde bulundurarak protokolde gerekli değişikliği yapmak, bu değişikliğin taraflarca kabulü halinde Kanunun 166/3. maddesi çerçevesinde boşanmaya karar vermek; kabul edilmemesi, diğer bir ifade ile tarafların kendi belirledikleri şartlar dahilinde boşanma kararı istemekte ısrar etmeleri halinde davaya çekişmeli boşanma olarak devam etmek ve toplanan delillerin Türk Medeni Kanununun 166/1-2. maddesi çerçevesinde değerlendirilerek hasıl olacak sonucuna göre karar vermekten ibarettir. Açıklanan hususlar gözetilmeden hüküm kurulması doğru bulunmamıştır.

2- Kabule göre de;

Taraflar, düzenledikleri protokolde; kocanın kendisi tarafından açılan boşanma davasından, feragat edeceğini kararlaştırmışlar, duruşmada protokol çerçevesinde karar verilmesini istemişlerdir. Protokolde kocanın davası hakkında ne yönde karar verileceği belirtildiğine göre, bu dava hakkında gösterilen yönde karar verilmesi gerekirken, herhangi bir hüküm tesis edilmemiş olması da doğru olmamıştır.

KARAR : Temyiz edilen hükmün yukarıda (1.) bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre diğer yönlerin incelenmesine yer olmadığına, duruşma için takdir olunan 1100.00 TL. vekalet ücretinin D…’dan alınıp E…’e verilmesine, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 04.02.2014 gününde oybirliği ile karar verildi.

İÇTİHAT-12-

T.C.

YARGITAY

2. HUKUK DAİRESİ

E. 2014/9854

K. 2015/1313

T. 10.2.2015

• FİİLİ AYRILIĞA SEBEP OLMA ( Reddilen İlk Davayı Açan Kocanın Fiili Ayrılığa Sebep Olduğu ve Bu Dava Sonrasında da Birlikte Yaşamaktan Kaçınarak Boşanma Sebebi Yarattığı – Boşanmaya Sebep Olan Olaylarda Kocanın Tamamen Kusurlu Olduğunun Kabul Edileceği )

• BOŞANMA ( Reddilen İlk Davayı Açan Kocanın Fiili Ayrılığa Sebep Olduğu ve Bu Dava Sonrasında da Birlikte Yaşamaktan Kaçınarak Boşanma Sebebi Yarattığı – Boşanmaya Sebep Olan Olaylarda Kocanın Tamamen Kusurlu Olduğunun Kabul Edileceği/Davalı Kadın Yararına Maddi Tazminata Hükmedileceği )

• MADDİ TAZMİNAT ( Reddilen İlk Davayı Açan Kocanın Fiili Ayrılığa Sebep Olduğu ve Sonrasında da Birlikte Yaşamaktan Kaçınarak Boşanma Sebebi Yarattığı – Kocanın Tamamen Kusurlu Sayılacağı/Boşanma Yüzünden Mevcut ve Beklenen Menfaatleri Zedelenen Davalı Kadın Yararına Maddi Tazminata Hükmedileceği )

• EMEKLİ AVUKAT OLAN KADININ YOKSULLUK NAFAKASI TALEBİ ( Davalı Kadının Emekli Maaşı ve Kira Gelirinin Bulunduğu – Boşanma Sebebiyle Yoksulluğa Düşmeyeceği/Yoksulluk Nafakası Talebinin Reddedileceği )

4721/m. 166, 174, 175

ÖZET : Reddedilen ilk davayı açan, böylelikle fiili ayrılığa sebep olan ve bu dava sonrasında da birlikte yaşamaktan kaçınarak boşanma sebebi yaratan davacı kocanın, boşanmaya neden olan olaylarda tamamen kusurlu olduğunun kabulü gerekir.

Boşanmaya sebep olan olaylarda, davacı kocanın yukarıda açıklanan sebeple tamamen kusurlu olduğu gerçekleştiğine göre, boşanma yüzünden mevcut ve beklenen menfaatleri zedelenen davalı kadın yararına maddi tazminat takdir edilmesi gerekir.

Davalı kadının emekli avukat olup, emekli maaşı ve kira gelirinin bulunduğu, taşınmazlarının olduğu, boşanma sebebiyle yoksulluğa düşmeyeceği anlaşılmaktadır. Davalı kadının yoksulluk nafakası talebinin reddi gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı ( koca ) tarafından; yoksulluk nafakası yönünden, davalı ( kadın ) tarafından ise: kusur belirlemesi, tazminat taleplerinin reddi ve yoksulluk nafakasının miktarı yönünden temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; duruşma için belirlenen 10.02.2015 günü duruşmalı temyiz eden davalı Y. Ü. ve vekili gelmedi. Karşı taraf temyiz eden davacı M. F. Ü. ve vekili geldi. Gelenlerin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1- )Davacı koca, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 166/ son maddesine dayalı boşanma davası açmış, mahkemece, davacı ( koca )’nın davasının kabulüne, taraflar eşit kusurlu bulunduklarından, davalı kadının maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddine karar verilmiştir. Türk Medeni Kanununun 166/ son maddesine dayanak teşkil eden ve koca tarafından açılıp kadının kusursuz bulunması sebebiyle reddedilen ilk davanın açılmasından önceki olaylara dayalı olarak, davalı kadına bir kusur yüklenemez. Toplanan delillerden, fiili ayrılık döneminde davalı kadına kusur olarak yüklenebilecek bir olayın varlığı da ispatlanamadığına göre, Türk Medeni Kanununun 166/ son maddesine dayanak teşkil eden ve retle sonuçlanan ilk davayı açan, böylelikle fiili ayrılığa sebep olan ve bu dava sonrasında da birlikte yaşamaktan kaçınarak boşanma sebebi yaratan davacı kocanın, boşanmaya neden olan olaylarda tamamen kusurlu olduğunun kabulü gerekmektedir. Bu durumda mahkemece tarafların eşit oranda kusurlu olduğuna yönelik tespit yerinde değilse de, verilen boşanma kararı sonucu itibariyle doğru bulunduğundan davalı kadının, boşanma davasına yönelik temyiz itirazları yerinde görülmemiş, boşanma kararının kusura ilişkin gerekçesi değiştirilmek suretiyle onanmasına ( HUMK.m.438/ son ) karar verilmesi gerekmiş ve tarafların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

2- )Boşanmaya sebep olan olaylarda, davacı kocanın yukarıda açıklanan sebeple tamamen kusurlu olduğu gerçekleştiğine göre, boşanma yüzünden mevcut ve beklenen menfaatleri zedelenen davalı kadın yararına Türk Medeni Kanununun 174/1. maddesi gereğince uygun miktarda maddi tazminat takdir edilmesi gerekirken, bu isteğin reddi doğru bulunmamıştır.

3- )Toplanan delillerden; davalı kadının emekli avukat olup, emekli maaşı ve kira gelirinin bulunduğu, İstanbul ve Silivri’de taşınmazlarının olduğu, boşanma sebebiyle yoksulluğa düşmeyeceği anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu durum karşısında kadın yararına Türk Medeni Kanununun 175. maddesi koşulları oluşmamıştır. Davalı kadının yoksulluk nafakası talebinin reddi gerekirken, kabulü isabetsiz olmuştur.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. ve 3. bentlerde gösterilen sebeplerle maddi tazminat ve yoksulluk nafakası yönünden BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerinin ise yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple boşanma hükmünün kusura ilişkin gerekesi değiştirilmek suretiyle ONANMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatıranlara geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 10.02.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İÇTİHAT-13-

T.C.
YARGITAY
İkinci Hukuk Dairesi

E: 2014/10998
K:2015/3147
T: 03.03.2015

· Anlaşmalı Boşanmada İrade Beyanından Dönülmesi
· Anlaşmalı Boşanmanın Çekişmeli Boşanma Olarak Görülmesi
· Anlaşmanın Bozulması

Özet:Anlaşmalı boşanma yönünde verilen karar kesinleşinceye kadar, eşlerin bu yöndeki diğer bir ifadeyle gerek boşanmanın mali sonuçlan, gerekse çocukların durumu hususunda kabul edilen düzenlemeleri kapsayan irade beyanından dönmesini engelleyici yasal bir hüküm bulunmadığından, anlaşmanın bozulması ile anlaşmalı boşanma hükmünün bütünüyle geçersiz hale geldiği ve davanın “çekişmeli boşanma ” olarak görülmesi gerektiği gözetilmelidir.

(4721 s. MK m. 166/1-2-3)
(1086 s. HUMK m. 439/2)

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, hüküm davalı tarafından temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; duruşma için belirlenen 17.02.2015 günü temyiz eden davalı Leyla vekili ve karşı taraf davacı Haşan vekili geldiler. Gelenlerin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kâğıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Taraflar Türk Medeni Kanununun 166/3. maddesi uyarınca boşanmışlar, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. Anlaşmalı boşanma yönünde oluşan karar kesinleşinceye kadar eşlerin bu yöndeki diğer bir ifadeyle gerek boşanmanın mali sonuçları, gerekse çocukların durumu hususunda kabul edilen düzenlemeleri kapsayan irade beyanından dönmesini engelleyici yasal bir hüküm bulunmamaktadır. Anlaşmanın bozulması ile anlaşmalı boşanma hükmü bütünüyle geçersiz hale gelir (HUMK. md. 439/2). Bu halde anlaşmalı boşanma davasının “çekişmeli boşanma” (TMK m. 166/1-2) olarak görülmesi gerekir.

Açıklanan sebeple, mahkemece taraflara iddia ve savunmalarının dayanağı bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetlerini içeren beyan ile iddia ve savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın ispatını sağlayacak delillerini sunmak ve dilekçelerin karşılıklı verilmesini sağlamak üzere süre verilip ön inceleme yapılarak tahkikata geçildikten sonra usulüne uygun şekilde gösterilen deliller toplanarak gerçekleşecek sonucu uyarınca karar verilmek üzere hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple (BOZULMASINA), bozma sebebine göre diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, duruşma için takdir olunan 1.100,00 TL. vekalet ücretinin Hasan’dan alınıp Leyla’ya verilmesine, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 03.03.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İÇTİHAT-14-

DAVA YABANCI MAHKEMECE VERİLEN KAYYIM TAYİNİ KARARININ TANIMA VE TENFİZİ İSTEMİNE İLİŞKİN OLUP ŞARTLARI OLUŞTUĞUNDAN DAVANIN KABULÜNE KARAR VERİLMESİ GEREKİR…

T.C
YARGITAY
18.Hukuk Dairesi
Esas: 2013 / 19774
Karar: 2014 / 6261
Karar Tarihi: 07.04.2014

ÖZET: Dava yabancı mahkemece verilen kayyım tayini kararının tanıma ve tenfizi istemine ilişkin olup şartları oluştuğundan davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yerinde bulunmayan gerekçe ile reddi doğru görülmemiştir.(AİHS m. 6) (5718 S. K. m. 3, 9, 10, 54, 58) (4721 S. K. m. 411, 412, 426, 427, 428, 430, 431) (YİBK 10.02.2012 T. 2010/1 E. 2012/1 K.)

Dava ve Karar: Dava dilekçesinde, Y. Z.’e kayyım tayinine dair yabancı mahkeme kararının tenfizi istenilmiştir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin eşi Y. Z.’in geçirdiği kalp krizinden sonra tetraparezli uyanık komada kaldığını, konuşamadığını, hareket edemediğini ve kendisini ifade edecek durumda olmadığını, bu nedenle Pforzheim Asliye Hukuk Mahkemesine yapılan başvuru sonucunda müvekkilinin, eşi Y. Z.’e kayyım tayin edildiğini belirterek bu kararın tenfizini istemiş; mahkemece, dava konusunun, Türk mahkemelerinin münhasır yetkisi kapsamına girmesi nedeniyle yabancı mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizine karar verilemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

2675 sayılı MÖHUK’nu yürürlükten kaldırıp, 12.12.2007 tarihinde yürürlüğe giren 5718 sayılı MÖHUK’nun yabancı mahkemece verilen ilamların tanınmasına ilişkin 58.maddesi, yabancı mahkeme ilamının kesin delil veya kesin hüküm olarak kabul edilebilmesinin yabancı ilamın tenfiz şartlarını taşıdığının mahkemece tespitine bağlı olduğunu, tanımada 54. maddenin birinci fıkrasının (a) bendinin uygulanmayacağını, ihtilafsız kaza kararlarının tanınmasının da aynı hükme tabi bulunduğunu, yabancı mahkeme ilamına dayanılarak Türkiye’de idari bir işlemin yapılmasında da aynı usulün uygulanacağı hükme bağlanmış, 54/b maddesi ise, yabancı mahkeme ilamının tenfizinde Türk Mahkemelerinin münhasır yetkisine girmeyen bir konuda verilmesi şartını getirmiş, 10/1 ve 3. maddelerinde de vesayet veya kısıtlılık kararı verilmesi veya sona erdirilmesi sebeplerinin, hakkında vesayet veya kısıtlılık kararı verilmesi veya sona erdirilmesi istenen kişinin milli hukukuna bağlı olduğunu, vesayet veya kısıtlılık kararı verilmesi veya sona erdirilmesi sebepleri dışında kalan bütün kısıtlılık veya vesayete ilişkin hususların ve kayyımlığın Türk hukukuna tabi olacağını açıkça belirtmiştir.

Burada vesayet ve kayyımlık hükümlerinde uygulanacak hukuk yönünden ikili bir ayırım yapıldığı görülmekte olup, Kanunda kısıtlama kararı verilmesi ya da verilen kısıtlama kararının kaldırılmasında, ilgilinin milli hukuku yetkili hukuk olarak belirlenmesine karşılık; kısaca vesayetin yönetimi olarak ifade edilebilecek olan kısıtlının kişiliği, bakımı, sağlığı, eğitimi, temsili, malvarlığının yönetimi, vasi ile vesayet ve denetim makamının görev, yetki ve sorumlulukları hakkında ise Türk hukuku yetkili kılınmıştır.

Esasen Hukuk Genel Kurulunca kısıtlama kararlarının (vasi atanması kararları) tanınamayacağı kabul edilirken, açıklanan gerekçede vesayetin yönetimi hakkındaki kararlar nedeniyle doğabilecek olası sakıncaların giderilmesinin amaçlandığı belirtilmiştir. Yasa koyucu da Hukuk Genel Kurulunun kararında belirtilen muhtemel sakıncaları önlemek amacıyla 5718 Sayılı Yasanın 10/3. maddesinde Türk hukukunu yetkili kılmıştır. Hukuk Genel Kurulu kararının vesayete ilişkin tüm alanlarla birlikte kayyımlık alanında da uygulanmasının kabulü halinde, yabancı ülke vatandaşı olan kişinin kendi ülkesinde milli hukuku (5718 Sayılı Kanun m.10/1) uyarınca ve doğal olarak vatandaşı olduğu devletin mahkemesi tarafından verilen kısıtlılık kararının Türkiye’de tanınmasına karar verilemeyecektir.

Bu durumda yabancının Türkiye’de yeniden dava açması ve Türk Mahkemelerinin de ilgilinin milli hukukuna göre karar vermesi gerekecektir. Bu uygulama ise yabancı mahkemelerin, mensubu olduğu devletin vatandaşları üzerinde yargılama yapma ve karar verme yetkisine müdahale niteliğindedir. 5718 sayılı Kanundaki hükümlerin amacı da dikkate alındığında, yabancı mahkemelere Türk vatandaşlarının kişi hallerine ilişkin olarak öngörülen kurallara göre, yargılama yapıp karar verme yetkisinin bulunduğu tartışmasızdır. Yabancı mahkemelere açıklanan konularda verilen yetki uyarınca, bunların aldıkları kararların tanınmaması mümkün değildir.

Zira, yabancı mahkemece verilen ilamlarının tanınmaması Türk vatandaşlarına bir yük getirebilecek ve kendi milli hukukundan istifadesi yabancı hukuka göre daha da zorlaşacaktır. Yabancı ülkelerde yaşayan Türk vatandaşlarını yabancı mahkemece verilen kayyımlık kararının tanınmaması halinde, aynı davayı Türk mahkemelerinde açmaya zorlama, 5718 Sayılı Yasanın amacına aykırıdır. Türk Medeni Kanununun 426-428. maddeleri arasında düzenlenen kayyımlığa ilişkin hükümlerin gerçekleşip gerçekleşmediği yapılacak yargılama sonucunda belirleneceğinden, bu duruma düşen bir kişinin milli hukukunun uygulama alanı olan ülkesine getirilmek zorunda bırakılması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde yer alan adil yargılanma ve hukuki dinlenilme hakkını ciddi biçimde engelleyecek bir uygulamadır. Ayrıca 5718 sayılı Yasada da kayyımlık ile ilgili özel ve ayrık bir hüküm zaten yer almamaktadır.

Münhasır (kesin) yetki kuralları, davanın sadece Türk mahkemelerinde görülmesini sağlamak amacıyla konulan ve bunu temin eden kurallar olup, temel dayanağı kamu düzenidir. Türk hukukunun temel değerleri, Türk genel adap ve ahlak anlayışı, Türk Kanunlarının dayandığı temel adalet duygusu ve genel siyaseti, Anayasada yer alan temel hak ve özgürlükler, milletlerarası alanda geçerli ortak ve özel hukuka ait iyiniyet prensibine dayanan kurallar, medeni toplulukların müştereken benimsedikleri ahlak ilkeleri ve adalet anlayışının ifadesi olan hukuk normları, toplumun medeniyet seviyesi, siyasi ve ekonomik rejim ile insan hak ve özgürlükleri, milli hukukumuzdaki kamu düzeninin dayanağını oluşturmaktadır. Kamu düzeni, tarafların uymak zorunda oldukları kamu ve özel hukuktan doğan ve tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyecekleri kuralların bütünü olarak anlaşılmalıdır.

5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanunun 54/c maddesinde, hükmün kamu düzenine açıkça aykırı bulunmaması hali tenfiz şartları içinde sayılmış olup, buna göre, yabancı mahkeme kararının verilmesinde uygulanan hukuk ve bunun hangi ölçütlere göre uygulandığı değil, yabancı kararın Türkiyede icra edilmesi halinde meydana gelecek sonuçların Türk kamu düzenini ihlal edip etmeyeceğinin araştırılması gerekir. Anılan maddede yer alan Hükmün kamu düzenine açıkça aykırı bulunmaması ifadesinden, yabancı mahkeme kararının esasına uygulanan hukukun Türk kamu düzenine aykırılığının incelenemeyeceği, sadece hükmün tenfizi neticesinde ortaya çıkan hukuki sonuçların kamu düzenine aykırı olması halinde yabancı mahkeme kararının tenfizi isteminin reddedileceği sonucuna varılmalıdır. Esasa uygulanan hukukun Türk Hukukundan farklı bulunması ya da Türk Hukukunun emredici kurallarına aykırı olması gibi nedenlerle yabancı kararın tenfiz istemi reddedilemez. (YİBGK.nun 10.02.2012 gün ve 2010/1 esas 2012/1 karar sayılı içtihatı)
Burada esas alınması gereken kıstas, milli hukuk ile kamu düzeninin dayanağını oluşturan ve yukarıda açıklanan hususlardır. Türk hukukunda, kamu düzenine ilişkin yetki kurallarından bazıları münhasır yetki hükmüdür. Münhasır yetki kuralları, devletin kendi ülke ve sınırları içerisinde haiz olduğu mutlak güç ve yetkiyi ifade eden, devletin egemenlik ve hükümranlık haklarının kullanmasını gösteren ve simgeleyen kurallardır. Burada önemli olan Türk Hukukundaki kamu düzenine ilişkin her yetki kuralının münhasır bir yetki kuralı olmamasıdır. Yetki kuralının münhasır yetki hükmü getirmiş olup olmadığı, yetki kuralının ifadesinden ve konuluş gayesinden hareketle belirlenebilir. Münhasır yetki kuralı o maddenin ifadesinden, konuluş amacından ve yabancı unsurlu davaların özellikleri nazara alınarak tayin edilir.

Türk Medeni Kanunu’nun 431. maddesinde, “Vasinin atanması usulüne ilişkin kuralların kayyım ve yasal danışman atanmasında da uygulanır.” 430. maddesinde “Temsil kayyımı, kendisine kayyım atanacak kimsenin yerleşim yeri vesayet makamı tarafından atanır. Yönetim kayyımı, malvarlığının büyük bölümünün yönetildiği veya temsil edilen kimsenin payına düşen malların bulunduğu yer vesayet makamı tarafından atanır.” 411. maddesinde ”Vesayet işlerinde yetki küçüğün veya kısıtlının yerleşim yerindeki vesayet dairelerine aittir.” hükmü, 412. maddesinde ise ”Vesayet makamının izni olmadıkça vesayet altındaki kişi yerleşim yerini değiştiremez. Yerleşim yerinin değişmesi halinde yetki, yeni vesayet dairelerine geçer. Bu takdirde kısıtlama yeni yerleşim yerinde ilan olunur. hükmü, 19. maddesinde ise Yerleşim yeri bir kimsenin sürekli kalma niyetiyle oturduğu yerdir. Bir kimsenin aynı zamanda birden çok yerleşim yeri olamaz.” hükümleri getirilmiştir. 5490 sayılı Yasanın 3/e maddesinde de yerleşim yerinin sürekli kalma niyetiyle oturulan yeri ifade edeceği, aynı Kanunun 50/2 ve bu Kanuna dayanılarak çıkartılıp 15.08.2007 tarihinde yürürlüğe konulmuş bulunan Adres Kayıt Sistemi Yönetmeliğinin 13/1. maddesinde ise; yerleşim yeri adreslerinin tutulmasında kişilerin yazılı beyanı esas alınacağı, adres beyan formundaki bildirimler aksi sabit oluncaya kadar geçerli olduğu belirtilmiştir.

Yerleşim yeri ile ilgili olarak getirilen kıstaslardan, yerleşim yerinin kesinlik ifade etmediği, koşulların ve sürekli kalma niyetinin değişmesi ile kısıtlama kararı verildikten sonra vesayet makamının izni ile değişebileceği göz önüne alındığında bu niteliği itibariyle değişmez ve mutlak olmadığı açıkça görülmektedir.

Yargıtay uygulamalarında, Türk Medeni Kanunu’nun 411, 412 ve 430.maddelerindeki yetkinin kesin ve kamu düzenine ilişkin olduğu kabul edilmektedir. Ancak, yukarıda da ifade edildiği gibi, kesin ve kamu düzenine ilişkin her yetki kuralı, milletlerarası hukuk yönünden münhasır yetki değildir.

Dava konusu somut olayda Türk vatandaşı olup Almanya’da yaşayan 1947 doğumlu Y. Z.’e Pforzheim Asliye Hukuk Mahkemesinin 07.02.2012 tarihli kararı ile aynı zamanda Türk vatandaşı da olan eşi davacı kayyım olarak atanmıştır. Karar içeriğinden, kayyım tayininin Alman Medeni Kanunu uyarınca yapıldığı ve kayyım tayin etme nedeninin Türk Medeni Kanunu’nun 427.maddesine de uygun nitelikte olduğu anlaşılmaktadır. Her ne kadar; kısıtlıya milli (Türk) hukuk uygulanmamış ise de, bu hususu tenfiz ve tanıma engeli olarak düzenleyen 2675 sayılı Kanunun 38/e maddesi, 5718 sayılı Kanunda yer almamıştır. Dava tarihi itibariyle uygulanacak Kanun, 2675 değil, 5718 sayılı Kanundur. Çünkü 2675 sayılı Yasa yürürlükten kaldırılmıştır. Yabancı mahkeme ilamının tanınması veya tenfizine karar verilebilmesi için, ilamın taraflarının veya en az birinin Türk vatandaşı olmasına gerek bulunmamaktadır. Taraflar Türk vatandaşı olmasalar bile hukuki menfaatlerinin bulunması koşuluyla yabancı ilamın tenfizini veya tanınmasını isteyebilirler.

Yukarıda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, bu hususun tek başına kamu düzenine aykırılık oluşturmayacağı açıktır. MÖHUK’un 9. ve 10. maddelerinde yer alan hak ve fiil ehliyeti ile vesayet veya kısıtlılık kararı verilmesi sebepleri, vesayet ve kısıtlılık kararı verilmesi veya sona erdirilmesi istenen kişinin milli hukukuna tabidir hükmü, milli hukukta mevcut olması şartıyla yabancı mahkemeler tarafından da verilebileceği şeklinde yorumlanması gerekir. Çünkü vesayet, kısıtlılık ve kayyımlık müesseseleri hem Alman hem de Türk hukukunda mevcut olduğundan, Türk hukukunda mevcut olmayan bir müessese hakkında Alman mahkemelerinin vermiş olduğu bir karardan da söz edilemez.

Bu alanda dikkate alınması gerekli temel ölçütlerden birisi de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ihlal edilip edilmemesidir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, kişilerin yararının gözetilmesini herşeyin üstünde tutmaktadır. Alman mahkemesi tarafından verilen kayyım tayini kararı; kendisine kayyım atanan kişinin Almanya’daki hukuki menfaatlerini koruyacağı gibi, bu kararın Türk mahkemeleri tarafından tanınması ile de kısıtlanan kişinin Türkiye’deki menfaatleri korunacaktır. Alman mahkemesi tarafından Türk milli hukuku ile çatışmayacak ve hatta aynı paralelde verdiği karar milli hukuka ve münhasır yetki ya da kamu düzenine aykırı değildir.

Öte yandan 1905 tarihli “Kısıtlamaya ve Benzer Tedbirlere İlişkin La Haye Sözleşmesi”nin 3. ve 7. maddelerinde; kural olarak milli hukukun ve milli Devlet mahkemelerinin yetkili olmasına karşın kendisine kayyım tayin edilecek şahsın bulunduğu yer (Almanya) makamları da, ilgilinin milli hukukuna (Türk Hukukuna) veya bulunma yeri hukukuna (Alman Hukukuna) göre kayyım tayini kararı alabilecekleri öngörülmüştür.

Açıklanan tüm bu nedenlerle, dava yabancı mahkemece verilen kayyım tayini kararının tanıma ve tenfizi istemine ilişkin olup şartları oluştuğundan davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yerinde bulunmayan gerekçe ile reddi doğru görülmemiştir.

Sonuç: Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince bozulmasına, temyiz peşin harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 07.04.2014 gününde oybirliği ile, karar verildi.

İÇTİHAT – 15-

T.C.

YARGITAY

2. HUKUK DAİRESİ

E. 2014/14222

K. 2014/14938

T. 30.06.2014

* ZİNANIN GERÇEKLEŞMESİ HALİNDE EVLİLİK BİRLİĞİNİN TEMELİNDEN SARSILMIŞ SAYILMASI ( Mutlak Boşanma Sebebi Olduğu – “Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması” Sebebine de Birlikte Dayanılmış İse Zinanın İspatlanması Halinde Genel Boşanma Sebebinin Şartlarının Gerçekleşip Gerçekleşemediğine Bakılmayacağı ve Bununla İlgili Ayrıca Bir Hüküm Oluşturulması da Gerekmediği)

* ZİNA (Mutlak Boşanma Sebebi Olduğu – Sebebin Gerçekleşmesi Halinde Birlik Temelinden Sarsılmış Sayılacağı/”Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması” Sebebine de Birlikte Dayanılmış İse Zinanın İspatlanması Halinde Genel Boşanma Sebebinin Şartlarının Gerçekleşip Gerçekleşemediğine Bakılmayacağı ve Bununla İlgili Ayrıca Bir Hüküm Oluşturulması da Gerekmediği)

* EVLİLİK BİRLİĞİNİN TEMELİNDEN SARSILMASI VE ZİNA SEBEBİNE DAYALI BOŞANMA DAVASI (Her İki Hukuki Sebebe Birlikte Dayanılmış İse Zinanın İspatlanması Halinde Bu Sebeple Boşanma Kararı Verilmesi Gerektiği – Böyle Bir Durumda Artık Genel Boşanma Sebebinin Şartlarının Gerçekleşip Gerçekleşemediğine Bakılmayacağı ve Bununla İlgili Ayrıca Bir Hüküm Oluşturulması da Gerekmediği)

* BOŞANMA (Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması ve Zina Sebebine Dayalı Boşanma Davası – Her İki Hukuki Sebebe Birlikte Dayanılmış İse Zinanın İspatlanması Halinde Bu Sebeple Boşanma Kararı Verileceği)

* KADININ ZİNASI (İspatlandığı/Davacı-Karşı Davalı Kadının Bir Şahıs İle İmam Nikahlı Olarak Birlikte Yaşadığı ve Hakkında Yakalama Emri Bulunan Kişinin Kadının Yaşadığı Evde Yakalandığı – Kocanın Karşı Davası Yönünden Kadının Zinası Sebebiyle Boşanmalarına Karar Verilmesi Gerektiği)

4721/m.161,166

ÖZET : Zina, mutlak boşanma sebebidir. Sebebin gerçekleşmesi halinde birlik temelinden sarsılmış sayılır. Her iki hukuki sebebe birlikte dayanılmış ise, zinanın ispatlanması halinde, bu sebeple boşanma kararı verilmesi gerekir. Böyle bir durumda artık genel boşanma sebebinin şartlarının gerçekleşip gerçekleşemediğine bakılmaz ve bununla ilgili ayrıca bir hüküm oluşturulması da gerekmez. Toplanan delillerden, davacı-karşı davalı kadının, Şener isimli şahıs ile imam nikahlı olarak birlikte yaşadığı, hakkında yakalama emri bulunan Şener’in kadının yaşadığı evde yakalandığı anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu durum karşısında kadının zinası ispatlanmıştır. Bu durumda, kocanın karşı davası yönünden kadının zinası (TMK. md. 161) sebebiyle boşanmalarına karar verilmesi gerekirken, boşanma kararının 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 166/1. maddesine dayandırılması usul ve yasaya aykırıdır.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, kocanın davasının zina hukuki sebebine dayalı olarak kabul edilmemesi, kusur belirlemesi, nafakalar, kocanın tazminat taleplerinin reddi ve müşterek evin tedbiren kocaya tahsis edilmemesi yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1-Davacı-karşı davalı kadın ”evlilik birliğinin temelinden sarsılması” sebebine dayalı olarak, davalı-karşı davacı koca ise, öncelikle zina (TMK. md. 161) sebebine, olmadığı takdirde “evlilik birliğinin temelinden sarsılması” sebebine (TMK.md.166/1-2) dayanarak boşanma davası açmıştır. Zina, mutlak boşanma sebebidir. Sebebin gerçekleşmesi halinde birlik temelinden sarsılmış sayılır. Her iki hukuki sebebe birlikte dayanılmış ise, zinanın ispatlanması halinde, bu sebeple boşanma kararı verilmesi gerekir. Böyle bir durumda artık genel boşanma sebebinin şartlarının gerçekleşip gerçekleşemediğine bakılmaz ve bununla ilgili ayrıca bir hüküm oluşturulması da gerekmez. Toplanan delillerden, davacı-karşı davalı kadının, Şener isimli şahıs ile imam nikahlı olarak birlikte yaşadığı, hakkında yakalama emri bulunan Şener’in kadının yaşadığı evde yakalandığı anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu durum karşısında kadının zinası ispatlanmıştır. Bu durumda, kocanın karşı davası yönünden kadının zinası (TMK. md. 161) sebebiyle boşanmalarına karar verilmesi gerekirken, boşanma kararının 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 166/1. maddesine dayandırılması usul ve yasaya aykırıdır. Ne varki, her iki davada tarafların boşanmalarına dair verilen karar temyiz edilmediğinden kocanın karşı davası yönünden boşanma sebebinin “zina” (TMK. md. 161) olarak değiştirilmesi suretiyle hükmün gerekçesinin düzeltilerek onanması yönüne gidilmiş (HUMK. md. 438/son) ve davalı-karşı davacı kocanın aşağdaki bentlerin kapsamı dışında katan temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2-Bir başka erkekle evli olmaksızın birlikte yaşayan kadın yararına 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 175 . maddesi koşulları oluşmadığı halde yoksulluk nafakası ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 169 . maddesi koşulları oluşmadığı halde tedbir nafakasına hükmedilmesi doğru görülmemiştir.

3-Türk Medeni Kanununun 174/1. maddesi mevcut veya beklenen bir menfaati boşanma yüzünden haleldar olan kusursuz ya da daha az kusurlu tarafın, kusurlu taraftan uygun bir maddi tazminat isteyebileceğini, 186. maddesi, eşlerin evi birlikte seçeceklerini, birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve mal varlıkları ile katılacaklarını öngörmüştür. Toplanan delillerden boşanmaya sebep olan olaylarda maddi tazminat isteyen eşin diğerinden daha ziyade ve eşit kusurlu olmadığı anlaşılmaktadır. Boşanma sonucu bu eş, en azından diğerinin maddi desteğini yitirmiştir. O halde mahkemece, tarafların sosyal ve ekonomik durumları ile kusurları ve hakkaniyet ilkesi (TMK.md,4 TBK.md.50 ve 52 ) dikkate alınarak davalı-karşı davacı koca yararına uygun miktarda maddi tazminat verilmelidir. Bu yönün dikkate alınmaması doğru görülmemiştir.

4-Türk Medeni Kanununun 174/2 maddesi, boşanmaya sebebiyet vermiş olan olaylar yüzünden kişilik hakları saldırıya uğrayan tarafın, kusurlu olandan manevi tazminat isteyebileceğini öngörmüştür. Toplanan delillerden evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına sebep olan olaylarda tazminat isteyen davalı-karşı davacı kocanın ağır ya da eşit kusurlu olmadığı, bu olayların kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği anlaşılmaktadır. O halde mahkemece, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, tazminata esas olan fiilin ağırlığı ile hakkaniyet kuralları (TMK. md.4 TBK. md. 50, 51, 52, 58) dikkate alınarak davalı-karşı davacı koca yararına uygun miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekir. Bu yönün dikkate alınmaması doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda 2, 3 ve 4. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, kocanın davası yönünden boşanma kararının gerekçesi değiştirilmek suretiyle, temyize konu diğer bölümlerinin ise yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, istek halinde temyiz peşin harcın yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle, 30.06.2014 tarihinde karar verildi.

İÇTİHAT – 16 –

 

YARGITAY

2. HUKUK DAİRESİ

Esas Numarası: 2014/20560

Karar Numarası: 2015/4947

Karar Tarihi: 19.03.2015

DAVALININ ON İKİ YAŞINDA BİR KIZ ÇOCUĞUNA CİNSEL TACİZDE BULUNDUĞU SUÇU SABİT GÖRÜLEREK BUNDAN DOLAYI CEZA ALDIĞI

DAVALININ BU SUÇU BİR KERE İŞLEMİŞ OLMASININ TEK BAŞINA BOŞANMAYA NEDEN OLMAYACAĞI VİCDANİ KANAATİNE VARILDIĞI, BU DURUMUN EVLİLİĞİ DİĞER EŞ BAKIMINDAN ÇEKİLMEZ HALE GETİRDİĞİNİN İSPATLANMASI GEREKTİĞİ

ÖZETİ: Dava Türk Medeni Kanununun 163. maddesinde yer alan “küçük düşürücü suç işleme” sebebine dayanılarak açılmıştır, işlenen suçun niteliğine göre davacının dava açması karşısında onunla birlikte yaşaması kendisinden beklenemeyeceği açık ve tartışmasızdır. Boşanma sebebi gerçekleşmiştir. Davanın kabulü gerekirken, isteğin reddi doğru görülmemiştir.

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, hüküm, davacı tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Davalının, on iki yaşında bir kız çocuğuna cinsel tacizde bulunduğu, suçu sabit görülerek bundan dolayı ceza aldığı yapılan soruşturma ve toplanan delillerden anlaşılmaktadır. Mahkemece, “davalının bu suçu bir kere işlemiş olmasının tek başına boşanmaya neden olmayacağı vicdani kanaatine varıldığı, bu durumun evliliği diğer eş bakımından çekilmez hale getirdiğinin ispatlanması gerektiği, bu yolda delil getirilmediği” gerekçesiyle dava reddedilmiştir. Dava Türk Medeni Kanununun 163. maddesinde yer alan “küçük düşürücü suç işleme” sebebine dayanılarak açılmıştır, işlenen suçun niteliğine göre davacının dava açması karşısında onunla birlikte yaşaması kendisinden beklenemeyeceği açık ve tartışmasızdır. Boşanma sebebi gerçekleşmiştir. Davanın kabulü gerekirken, isteğin reddi doğru görülmemiştir.

Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 19.03.2015 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

İÇTİHAT – 17-

YARGITAY 8. Hukuk Dairesi
ESAS: 2014/25637
KARAR: 2015/1139

Yukarıda tarih ve numarası yazılı Mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki davacı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden Daire’ye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:

Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de;

Alacaklılar Nuriye ve Tuğçe … tarafından borçlu aleyhine …3.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 04.05.2000 tarih ve 2000/273 Esas-2000/224 Karar sayılı boşanma ilamına dayalı olarak başlatılan ilamlı takipte; borçlu vekili İcra Mahkemesi’ne başvurusunda; diğer şikayet ve itiraz sebeplerinin yanında müşterek çocuğun velayetinin anneye verilmesi sebebiyle, çocuğun reşit olmadan önce tahakkuk eden nafakaları ilam alacaklısı olarak anne Nuriye’nin takibe koyması gerektiğini açıklayarak takibin iptaline karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkemece bilirkişi raporu aldırılarak, müşterek çocuk Tuğçe için iştirak nafakasının 5.800,00TL davalı Nuriye … için bağlanan yoksulluk nafakasının 12.000,00 TL, toplam birikmiş nafakanın 17.800,00TL, işlenmiş faizin 11.474,91 TL, toplam alacak miktarının 29.274,91 TL olduğuna, bu miktar üzerinden takibin devamına, fazlaya ilişkin alacak taleplerinin iptaline karar verilmiştir.

Boşanma veya ayrılık vukuunda, çocuk kendisine tevdi edilmemiş taraf, gücüne göre onun bakım ve eğitim giderlerine katılmakla yükümlüdür.(TMK. md. 182) Bu madde uyarınca, ilamda hüküm altına alınan iştirak nafakasının alacaklısı, müşterek çocuk olmayıp, velayet hakkı kendisine verilen eştir. Velayet hakkı küçüğün reşit olması ile sona ereceğinden, bu tarihte iştirak nafakasının da sona ereceği tabidir. Ancak çocuğun reşit olduğu tarihe kadar ödenmeyerek biriken nafaka alacağı bulunduğu takdirde, velayet hakkı kendisine verilmiş olan eş tarafından çocuğun reşit olduğu tarihten sonra da bu alacak takibe konu edilerek ödenmesi istenebilir.

TMK’nun 328. maddesine göre de, babanın çocuğuna bakma mükellefiyeti onun reşit olmasıyla sona erer. Küçük reşit olduktan sonra da eğitimine devam ediyorsa bu takdirde, kendisinden yeni bir dava açarak yardım nafakası talebinde bulunabilir. Bu nedenle küçük reşit olduğu tarihte, hükmedilen iştirak nafakası kendiliğinden sona erer.

Somut olayda takibe konu …3.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 04.05.2000 tarih ve 2000/273 Esas-2000/224 Karar sayılı ilamında; M…ve Nuriye ‘nin boşanmalarına, müşterek çocuklar Tuğçe ve Büşra ‘nın velayetinin anneye verilmesine, her bir çocuk için de ayrı ayrı 100 TL iştirak nafakasına hükmedildiği, icra emrinde ise Tuğçe …’ın alacaklı olarak 6300 TL birikmiş nafaka talep ettiği, takip alacaklısı olan Tuğçe …’ın 07.11.1989 doğum tarihli olduğu, takip tarihi itibarı ile reşit olduğu anlaşılmıştır. Yukarıda açıklandığı üzere iştirak nafakası alacaklısı velayet hakkı kendisine verilen eş olup reşit olan müşterek çocuk birikmiş iştirak nafakası alacağını takibe koyma hakkı ve sıfatına sahip değildir.

Bu durumda borçlunun Tuğçe … tarafından yapılan takibin iptaline ilişkin isteminin bu nedenlerle kabulü gerekirken bu kalem alacak yönünden takibin devamına olanak sağlar şekilde yazılı gerekçe ile karar verilmesi isabetsizdir.

SONUÇ: Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile Mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nun 366. ve 6100 sayılı HMK’nun Geçici 3. maddesinin yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, taraflarca HUMK’nun 388/4.(HMK’nun m.297/ç) ve İİK’nun 366/3. maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 10 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, 20.01.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İÇTİHAT – 17-

T.C. YARGITAY Hukuk Genel Kurulu

ESAS NO : 2013/2-1926

KARAR NO : 2015/1139

“…Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava; velayetin değiştirilmesi isteğine ilişkindir. Davacı vekili, tarafların boşandıklarını, müşterek çocuğun velayetinin davalı anneye verildiğini, baba ile de şahsi ilişki tesis edildiğini, davacının iki yıldır çocuğunu ancak icra yolu ile görebildiğini, davalının velayet hakkını kötüye kullandığını, gerekli özeni göstermediğini, yaşadığı yerin çocuk büyütmeye müsait olmadığını belirterek; müşterek çocuğun velayetinin davalıdan alınarak davacıya verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili; davacı iddialarının tamamen asılsız olduğunu, müşterek çocuğun annesinin yanında mutlu ve huzurlu olduğunu, davacının nafaka borcunu dahi ödemediğini, çocuğun velayetinin annede kalmasının çocuk ve her iki taraf açısından da yerinde olduğunu belirterek; davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Yerel Mahkemece, davacının müşterek çocuk ile sağlıklı ilişki geliştirmeden çok, davalı ile çekişmesini devam ettirdiği, müşterek çocuğun anne yanında mutlu olduğu, bakım ve ihtiyaçlarının davalı anne tarafından karşılandığı anlaşılmış olup, çocuğun yaşı ve ihtiyaçları nazara alınarak anne yanında kalmasının çocuğun gelişimi açısından daha yerinde olacağı gerekçesiyle, davanın reddine dair verilen karar; davacı vekilinin temyizi üzerine; Özel Daire tarafından yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuş, Mahkemece bozma öncesi gerekçelerle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Uyuşmazlık, velayet kendisinde olan annenin velayet hakkını, velayetin kaldırılması veya değiştirilmesini gerektirecek derecede kötüye kullandığının kanıtlanıp kanıtlanmadığı noktasında toplanmaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu uyarınca velayet, çocukların bakım, eğitim, öğretim ve korunması ile temsil görevlerini kapsar. Velayet, aynı zamanda ana babanın velayeti altındaki çocukların kişiliklerine ve mallarına ilişkin hakları, ödevleri, yetkileri ve yükümlülükleri de içerir. Ana ve babanın çocukların kişiliklerine ilişkin hak ve ödevleri, özellikle çocukların şahıslarına bakmak, onları görüp gözetmek, geçimlerini sağlamak, yetiştirilmelerini ve eğitimlerini gerçekleştirmektir. Bu bağlamda sağlayacağı eğitim ile istenilen ölçüde dürüst, kötü alışkanlıklardan uzak, iyi ahlak sahibi, çalışkan ve bilgili bir insan olarak yetiştirmek hak ve yükümlülüğü bulunmaktadır. Öte yandan, ayrılık ve boşanma durumunda velayetin düzenlenmesindeki amaç, küçüğün ileriye dönük yararlarıdır. Eş söyleyişle, velayetin düzenlenmesinde asıl olan, küçüğün yararını korumak ve geleceğini güvence altına almaktır. Velayet, kamu düzenine ilişkin olup bu hususta ana ile babanın istek ve beyanlarından ziyade çocuğun menfaatlerinin dikkate alınması zorunludur. Belirtilmelidir ki, velayetin kaldırılması ve değiştirilmesi şartları gerçekleşmedikçe, ana ve babanın velayet görevlerine müdahale olunamaz. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 15.04.1992 gün ve 1992/2-140 E. 1992/248 K. ile 22.01.2014 gün ve 2013/2-2085 E. 2014/30 K. sayılı kararında da belirtildiği üzere, boşanma ile düzenlenen velayetin değiştirilebilmesi için velayet kendisine verilen tarafın ya da velayete konu çocuğun durumunda boşanma hükmünden sonra esaslı değişikliklerin olması şart olup, ayrıca esaslı değişikliğin önemli ve sürekli olması da gerekmektedir. 4721 sayılı TMK’nun konuya ilişkin 324. maddesi; “Ana ve babadan her biri, diğerinin çocuk ile kişisel ilişkisini zedelemekten, çocuğun eğitilmesi ve yetiştirilmesini engellemekten kaçınmakla yükümlüdür. Kişisel ilişki sebebiyle çocuğun huzuru tehlikeye girer veya ana ve baba bu haklarını birinci fıkrada öngörülen yükümlülüklerine aykırı olarak kullanırlar veya çocuk ile ciddî olarak ilgilenmezler ya da diğer önemli sebepler varsa, kişisel ilişki kurma hakkı reddedilebilir veya kendilerinden alınabilir.” düzenlemesini içermektedir. Buna göre velayetin düzenlenmesinde asıl olan, küçüğün yararını korumak ve geleceğini güvence altına almak olduğundan, çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişimini engelleyen ve süreklilik arz edeceği anlaşılan her olay, tehlikenin büyüklüğü, doğuracağı onarılması güç sonuçlar değerlendirilerek sonuca varılmalı; velayetin belirlenmesi ve düzenlenmesinde öncelikle çocuğun yararı göz önünde tutulmalıdır. Bu kapsamda, çocuğun cinsiyeti, doğum tarihi, eğitim durumu, kimin yanında okumakta olduğu, talepte bulunanın çocuğun eğitim durumu ile ilgilenip ilgilenmediği, sağlığı, sağlık durumuna göre tedavi olanaklarının kimin tarafından sağlanabileceği gibi özel durumuna ilişkin hususlar göz önünde tutulmalıdır. Velayetin belirlenmesi ve düzenlenmesinde ana babadan kaynaklanan özelliklerin de dikkate alınması kaçınılmazdır. Bu nedenle, mahkemece çocuğu başkasına bırakma, ihmal etme, kaçırma, iradi olarak terk etme, yönlendirme hususları ile tarafın velayet talebinin olup olmaması, şiddet uygulaması, sadakatsizliği, ekonomik durumu, mesleği, yaşadığı ortam, kötü davranışı, alkol bağımlılığı, sağlığı, dengesiz davranışları dikkate alınmalıdır. Yukarıda değinilen yasa hükmü ile dosya arasındaki icra dosyaları ve davalı hakkında çocuk teslimine muhalefet etmekten dolayı uygulanan yaptırım bir arada düşünüldüğünde, davalı annenin çocuğun babayla kişisel ilişki hakkını sürekli olarak engellediği, bundan dolayı hakkında çocuk teslimine muhalefet etmekten yaptırım uygulandığı, bu suretle Türk Medeni Kanunu’nun 324. maddesinde yer alan yükümlülüğüne aykırı davrandığı anlaşılmaktadır. Bu durumda davalı annenin sekiz yaşındaki müşterek çocuğun gelişimi için önemli olmasına rağmen babası ile görüşmesini engelleyerek, velayet hakkını kötüye kullandığı hususunun kanıtlandığı ve müşterek çocuğun velayetinin davalı anneden alınarak davacı babaya verilmesi gerektiği kabul edilmelidir. Hal böyle olunca, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Açıklanan nedenlerle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 01.04.2015 gününde oy birliği ile karar verildi.

İÇTİHAT -18-


YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2014/16344
K. 2015/269
T. 13.1.2015
4721/m. 166

ÖZET:ANLAŞMALI BOŞANMADA TAZMİNAT HAKLARININ SAKLI TUTULMASINA KARAR VERİLEMEYECEĞİ, tarafların irade beyanları esas alınarak boşanmalarına karar verilebilmesi için, diğer şartların yanında boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda tam olarak anlaşmış olmaları, hakimin de taraflarca kabul edilen düzenlemeyi uygun bulmasının şart olduğu, aksi halde çekişmeli boşanma olarak davaya devam edilmesi gerektiği 
T.C.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, hüküm davalı tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Tarafların irade beyanları esas alınarak boşanmalarına karar verilebilmesi için, diğer şartların yanında boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda tam olarak anlaşmış olmaları, hakimin de taraflarca kabul edilen düzenlemeyi uygun bulması şarttır. Tazminat haklarının saklı tutulması, bu husustaki ihtilafın devam ettiğini ve bu ihtilafın çözümünün ileriye bırakıldığını gösterir. Başka bir ifade ile “tazminat hakları saklı tutulmak” suretiyle anlaşmalı boşanma kararı verilemez. Bu husus nazara alınmadan “tazminat haklarının saklı tutulması” suretiyle Türk Medeni Kanununun 166/3 maddesi gereğince boşanma kararı verilmesi doğru bulunmamıştır. Taraflar boşanmanın mali sonuçları üzerinde anlaşamadıklarına göre, gösterdikleri deliller toplanarak davanın Türk Medeni Kanununun 166/1-2 maddesi çerçevesinde değerlendirilip, hasıl olacak neticesine göre karar verilmesi gerekirken, bu yön nazara alınmadan hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 13.01.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İÇTİHAT-19-

T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO. 2014/20330
KARAR NO. 2015/9692
KARAR TARİHİ. 11.05.2015

> BOŞANMA DAVASI AÇILDIKTAN SONRA, KADININ ÜÇ AYRI ERKEKLE ÇOK SAYIDA TELEFON GÖRÜŞMESİ BULUNMASI—-DAVA TARİHİNDEN SONRA GERÇEKLEŞEN OLAYLARIN MEVCUT DOSYADA DİKKATE ALINMAMASI

4721/m. 166, 185/3

ÖZET : Boşanma davası tarihinden sonra gerçekleşen olayların mevcut dosyada dikkate alınmaması gerekir.
Davalının dava tarihinden sonra, üç ayrı erkekle çok sayıda telefon görüşmesinin olması boşanma davasının sonucuna etkili değildir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davacı tarafından temyiz edilerek temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle duruşma için belirlenen 11.05.2015 günü temyiz eden davacı İ.O. ile vekili Av. H.Y. ve karşı taraf davalı A.O. ve vekili Av. M.Ö.A. geldiler. Gelenlerin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle dava tarihinden sonra gerçekleşen olayların eldeki dosyada dikkate alınmayacağının tabii bulunmasına göre,

SONUÇ : Yerinde bulunmayan temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, duruşma için takdir olunan 1.100.00 TL vekalet ücretinin davacıdan alınıp davalıya verilmesine, aşağıda yazılı harcın temyiz edene yükletilmesine, peşin alınan harcın mahsubuna ve 123.60 TL. temyiz başvuru harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına yer olmadığına, işbu kararın tebliğinden itibaren onbeş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 11.05.2015 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY:

Evlilik sona erinceye kadar eşlerin sadakat yükümlülükleri (TMK.m.185/3) devam eder. Davalının dava tarihinden sonra da olsa, üç ayrı erkekle çok sayıda telefon görüşmesinin olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum sadakat yükümlülüğünün ihlali niteliğindedir. Bu olaylar tartışılıp, değerlendirilmeden hüküm tesisi doğru bulunmamıştır. Hükmün bu sebeple bozulması gerektiği düşüncesiyle sayın çoğunluğa katılmıyorum.

İÇTİHAT-20-

T.C. YARGITAY 2.Hukuk Dairesi

Esas: 2013/19577 Karar: 2014/1926 Karar

Tarihi: 05.02.2014

Konu: Sosyal paylaşım sitesi üzerinden yapılan görüşme kayıtlarının boşanma davasındaki delil değeri

(4721 S. K. m. 166) (6100 S. K. m. 189) Dava: Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davalı tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü: Karar: Mahkemece; davacı tarafından dosyaya sunulan elektronik ortamdan elde edilen resimler ve elektronik ortamda (sosyal paylaşım sitesi kullanılarak) yapılan görüşmelere ilişkin çıktılar esas alınarak, kocanın güven sarsıcı davranışları sabit kabul edilmiş, buna bağlı olarak boşanma kararı verilmiştir. Elektronik ortamdaki fotoğraf, film, görüntü veya ses kaydı gibi veriler ve bunlara benzer bilgi taşıyıcılar, diğer delillerle desteklendikleri takdirde delil olarak hükme esas alınabilir. Bu veriler tek başına vakıaların ispatına yeterli değildir. Hükme esas alınan elektronik ortamdan elde edilen görüntülerdeki şahısların kocanın yakınları olduğu anlaşılmaktadır. Facebook isimli sosyal paylaşım sitesi kullanılarak kocanın, dayısıyla görüşmelerine ilişkin iletişim kayıtlarının da; davacının, sosyal paylaşım sitesinde kendisini kocanın dayısı yerine koymak suretiyle dayısı ile koca yazışıyormuş görüntüsü verilerek davacı tarafından oluşturulduğu, davacının da bunu kabul ettiği anlaşılmaktadır. Bu halde, sosyal paylaşım sitesi üzerinden yapılan görüşme kayıtları da vakıaların ispatında dikkate alınamaz (HMK md. 189/2). Dosyada sözü edilen elektronik veriler dışında taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan bırakmayacak nitelikte bir geçimsizliği kabule elverişli ciddi sebep ve deliller tespit edilememiş, Türk Medeni Kanununun 166. maddesinde yer alan çekilmezlik ve temelden sarsılma olgusu davada gerçekleşmemiştir. Bu durumda davanın reddi gerekirken, yetersiz gerekçe ile boşanmaya karar verilmesi doğru bulunmamıştır. Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre diğer yönlerin incelenmesine yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliği ile karar verildi. 05.02.2014

İÇTİHAT-21-

EŞTEN İZİNSİZ KONULAN AİLE KONUTU ÜZERİNDEKİ İPOTEKLE İLGİLİ SON KARAR 

T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS NO. 2013/2-2056
KARAR NO. 2015/1201
KARAR TARİHİ. 15.4.2015

>AİLE KONUTU ÜZERİNDEKİ İPOTEĞİN KALDIRILMASI İSTEMİ–ANNE BABA İLE AYNI ÇATI ALTINDA YAŞAYAN ÇOCUKLARIN KREDİ ÇEKMESİ

4721/m. 193, 194/1

ÖZET : Dava, aile konutu üzerindeki ipoteğin kaldırılması istemine ilişkindir.

Eşlerden biri diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez ve aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz. Aile konutu şerhi konulmuş olmasa da eşlerin birlikte yaşadıkları aile konutu üzerindeki fiil ehliyetleri sınırlandırılmıştır. Bu haktan önceden feragat edilemeyeceği gibi eşlerin anlaşmasıyla da ortadan kaldırılamaz ve açık rıza ancak “belirli olan” bir işlem için verilebilir. Eşin izni için bir geçerlilik şekli öngörülmemiştir. Sözkonusu izin bir şekle tabi olmadan, sözlü olarak dahi verilebilir.

Somut olayda, davalı eş dava konusu aile konutu üzerinde diğer davalı banka lehine ipotek tesis etmiş, bu işlem sırasında davalı banka tarafından davacı eşin açık rızası alınmamıştır. İpotek işleminin, davacı ve davalı eş ile aynı çatı altında oturan müşterek çocukların kullandığı krediye teminat teşkil etmek üzere kurulmuş bulunmasının da önemi bulunmamaktadır. Yapılan işlemin geçerli olduğunu kabul etmek imkansızdır. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında bir kısım üyelerce; ipotek işleminin kurulmasına neden olan, davacı ve davalı eş ile aynı çatı altında oturan müşterek çocukların kullandığı krediden ve dolayısıyla da ipotek işleminden davacı eşin haberdar olmadığını kabul etmenin hayatın olağan akışına aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. İpoteğin kaldırılması isteminin kabulüne karar verilmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki “ipoteğin kaldırılması” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Küçükçekmece 2. Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 27.07.2011 gün ve 2011/29 E. 2011/964 K. sayılı kararın incelenmesi davalılardan T.V. Bankası T.A.O. vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 15.10.2012 gün ve 2011/23336 E. 2012/24471 K. sayılı ilamı ile;

“… Davacının eşi olan davalılardan M.’in adına tapuda kayıtlı olan ve aile konutu olarak kullanılan taşınmaz üzerine 30.11.2007 tarihinde dava dışı A. Makine ve Boya Sanayi Limitet Şirketinin kullandığı kredinin teminatını teşkil etmek üzere ipotek tesis edildiğinde çekişme bulunmamaktadır. Dava dışı şirketin ortakları arasında davacı ve davalı eş M.’in müşterek çocukları olan M. ve S. da bulunmaktadır. M. ve S., dava konusu taşınmazda davacı ve davalı M. ile birlikte oturmaktadır. İpotek işlemi, davacı ve davalı eş ile aynı çatı altında oturan müşterek çocukların kullandığı krediye teminat teşkil etmek üzere kurulmuş bulunmasına göre, M. ve S.’ın annesi olan davacının ipotek işlemini bilmemesi hayatın olağan akışına aykırı düşer. Herkes haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanımını hukuk düzeni korumaz (TMK.md.2). Davacının, Türk Medeni Kanununun 194. maddesindeki korumadan faydalanmasına imkan bulunmamaktadır. Davanın reddi gerekirken, yazılı gerekçe ile kabulü doğru görülmemiştir…”

Gerekçesiyle oyçokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, aile konutu üzerindeki ipoteğin kaldırılması istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkili ile davalının 15.06.1982 tarihinden bu yana evli olduklarını, davalı eş adına tapuda kayıtlı olup 1997 yılından itibaren müşterek çocukları M.P. ve S.P. ile birlikte yaşadıkları ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun 194. maddesi anlamında aile konutu niteliğinde bulunan taşınmazın, davalı eş tarafından müvekkilinin bilgisi ve muvafakati dışında, dava dışı A. Makine Boya San. Tic. Ltd. Şti. ile diğer davalı T.V. Bankası T.A.O. arasında imzalanan kredi sözleşmesinin teminatı olarak davalı banka lehine ipotek ettirildiğini, kredi borcunun ödenmemesi üzerine davalı bankaca başlatılan icra takibi üzerine bu durumdan haberdar olunduğunu, davalıların kötüniyetli olduklarını, müvekkilinin ipotek işlemine açıkça muvafakatinin bulunmadığını ileri sürerek, aile konutu üzerine konulan ipoteğin kaldırılmasını ve icra takibinde taşınmazın satışının teminatsız olarak durdurulmasını talep ve dava etmiştir.

Davalı T.V. Bankası T.A.O. vekili, dava konusu taşınmazın tapu kaydında aile konutu olduğuna dair bir şerhin bulunmadığını, müvekkili bankanın iyiniyetli olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Davalı M.P., yapılan usuli tebligata rağmen yargılamalara katılmamıştır. Mahkemece, TMK’nın 194/1. maddesinde eşlerin fiil ehliyetine getirilen sınırlamanın aile konutuna şerhin konulması ya da konulmaması koşuluna bağlanmadığı, üçüncü kişinin iyiniyetli olup olmamasının herhangi bir öneminin bulunmadığı, eldeki davada davacı eşin rızası alınmaksızın aile konutunun ipotek olarak davalı eş tarafından gösterilmesinin TMK’nın 194/1 maddesine aykırılık teşkil ettiğinden bahisle davanın kabulü ile dava konusu aile konutu üzerindeki ipoteğin kaldırılmasına dair verilen karar, davalı T.V. Bankası T.A.O. vekilinin temyizi üzerine, Özel Dairece yukarıda açıklanan nedenlerle oyçokluğu ile bozulmuştur.

Mahkemece, önceki gerekçelerle ipoteğin kaldırılmasına dair ilk kararda direnilmiştir. Direnme kararı, davalı T.V. Bankası T.A.O. vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; ipotek işleminin davacı ve ipotek veren davalı ile aynı çatı altında oturan müşterek çocukların kullandığı krediye teminat teşkil etmek üzere kurulmuş bulunmasına göre, bu hususun davacının ipotek işleminden haberdar olup bu işleme muvafakat ettiği anlamına gelip gelmediği noktasında toplanmaktadır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 194/1. maddesine göre, “Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz.”

Bu madde hükmü ile aile konutu şerhi konulmuş olmasa da eşlerin birlikte yaşadıkları aile konutu üzerindeki fiil ehliyetleri sınırlandırılmıştır. Sınırlandırma aile konutu şerhi konulduğu için değil, zaten var olduğu için getirilmiştir. Bu sebeple tapuya aile konutu şerhi verilmese bile o konut aile konutu özelliğini taşır. Anılan madde hükmü ile getirilen sınırlandırma, emredici niteliktedir. Dolayısıyla bu haktan önceden feragat edilemeyeceği gibi eşlerin anlaşmasıyla da ortadan kaldırılamaz ve açık rıza ancak “belirli olan” bir işlem için verilebilir.

TMK’nın 193. maddesi ile eşlerin birbirleri ve üçüncü kişilerle olan hukuki işlemlerinde özgürlük alanı tanınmış olmakla birlikte TMK’nın 194. madde hükmü ile eşlerin aile konutu ile ilgili bazı hukuksal işlemlerinin diğer eşin rızasına bağlı olduğu kuralı getirilerek eşlerin hukuki işlem özgürlüğü, “aile birliğinin” korunması amacıyla sınırlandırılmıştır. Buna göre, eşlerden biri diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez ve aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz.

Bu cümleden hareketle, aile konutunun maliki olan eş aile konutundaki yaşantıyı güçlüğe sokacak biçimde, aile konutunun ipotek edilmesi gibi tek başına bir ayni hakla sınırlandıramaz. Bu sınırlandırma ancak diğer eşin açık rızası alınarak yapılabilir.

TMK’nın 194. maddesi yetkili eşin izni için bir geçerlilik şekli öngörmemiştir. Bu nedenle sözkonusu izin bir şekle tabi olmadan, sözlü olarak dahi verilebilir. Ancak maddenin ifadesinden de anlaşılacağı üzere, iznin “açık” olması gerekir (GÜMÜŞ, Mustafa Alper, Türk Medeni Kanununun Getirdiği Yeni Şerhler; Vedat Kitapçılık, İstanbul 2007, Birinci Basıdan İkinci Tıpkı Bası, 41-42 sh.).

Her ne kadar ipotek doğrudan doğruya aile konutundan faydalanma ve oturma hakkını engellemiyorsa da, hak sahibi eşin kötüniyetli ve muvazaalı işlemleri ile aile konutunun elden çıkarılma tehlikesi nedeniyle ipotek işlemine diğer eşin açık rızası şarttır.

Somut olayda, davalı eş dava konusu aile konutu üzerinde diğer davalı banka lehine ipotek tesis etmiş, bu işlem sırasında davalı banka tarafından davacı eşin açık rızası alınmamıştır. Yukarıda açıklanan kurallar çerçevesinde ipotek işleminin, davacı ve davalı eş ile aynı çatı altında oturan müşterek çocukların kullandığı krediye teminat teşkil etmek üzere kurulmuş bulunmasının da önemi bulunmamaktadır. Bu durumda, TMK’nın 194/1 maddesi eşin açık rızasını aradığından, yapılan işlemin geçerli olduğunu kabul etmek imkansızdır. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında bir kısım üyelerce; ipotek işleminin kurulmasına neden olan, davacı ve davalı eş ile aynı çatı altında oturan müşterek çocukların kullandığı krediden ve dolayısıyla da ipotek işleminden davacı eşin haberdar olmadığını kabul etmenin hayatın olağan akışına aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de yukarıda açıklanan nedenlerle bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. Hal böyle olunca, mahkemece, yukarıda açıklanan yasal düzenleme ve ilkelere uygun değerlendirme yapılarak davanın kabulüne karar verilmesi ve bu kararda direnilmesi usul ve yasaya uygun olup; direnme kararının onanması gerekir.

SONUÇ : Davalı T.V. Bankası T.A.O. vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerden ONANMASINA, aşağıda dökümü yazılı (13.637,70 TL) harcın temyiz edenden alınmasına, 15.04.2015 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

İÇTİHAT -22-

T.C Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2012/6-1849E. Karar No: 2013/1006 K. Tarih: 03.07.2013 Kadına düğünde takılan ziynet eşyaları Takıların bozdurulması İspat Yükü Dava, ziynet ve çeyiz eşyalarının mevcutsa aynen değilse bedelinin tahsili istemi­ne ilişkindir. Davacı kadın vekili, taraflar arasında görülen boşanma davasında 06.11.2008 ta­rihinde açtığı karşılılık davada davalı kocanın, müvekkili olan kadını evden kovduğu­nu, daha sonra boşanma davası açtığını, evlilik birliği içinde davacının ihtiyaçlarını karşılamadığını, ev ve çeyiz eşyalarının davalıda kaldığını, ziynetlerin düğünün hemen arkasından satıldığını, son olarak Trabzon işi altın setinin otomobil almak için davalı tarafından bozdurulduğunu belirterek, ziynetleri ile ev ve çeyiz eşyalarının aynen ide­sini mümkün değilse 30.000 TL bedelin tahsilini istemiştir. Davalı koca vekili, davacının evden ayrılırken akrabalarını çağırdığını, eşyalarını toplayarak arabaya yerleştirdiklerini, davacının olağan şartlar altında davalı ile bir tar­tışma yaşanmadan evden ayrıldığını, evlenmelerinden sonra davacının ziynetleri hiç takmadığını, ziynetlerin düğünden sonra davacının tanıdığı kuyumcularda bozdurula­rak, balayı ve davacının düğün nedeniyle yapmış olduğu masrafların karşılandığını, dava konusu ev ve çeyiz eşyalarının da 15.3.2010 tarihli tutanakla davacıya teslim edildiğini belirterek, davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Mahkemece, dava konusu edilen Trabzon seti dışındaki ziynetlerin evlilik birliği içerisinde bozdurulduğu ancak, davacı kadının bu ziynetleri kendi rızası ile davalı ko­caya verdiği ve davacı kadının ziynetlerin iade edilmek üzere bozdurulduğunu kanıtla­yamadığı, Trabzon setinin evlilik birliği içerisinde bozdurulmadığı ancak bu ziynetin de kadının siyanetine terk edildiği, davacı kadının evden zorla kovulduğunu veya ziy­netlerin zorla elinden alındığını kanıtlayamadığı, dava konusu edilen ev ve çeyiz eşya­larının ise 15.03.2010 tarihli tutanak ile davacı kadına teslim edildiğinin anlaşıldığı ge­rekçeleri ile ev ve çeyiz eşyaları hakkında talep konusuz kaldığından karar verilmesine yer olmadığına, ziynetler yönünden davanın reddine dair verilen karar; davacı kadının temyizi üzerine, Özel Daire’ce metni aynen yukanda başlık bölümüne alman ilam ile evlilik birliği içerisinde bozdurulduğu anlaşılan ziynetlere yönelik olarak bozulmuş; mahkemece, önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme karannın davacı kadın temyize getirmektedir. Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlık, davalı erkek tarafından ev­lilik birliği içinde bozdurulduğu anlaşılan takıların iade edilmemek üzere verildiği hu­susunun ispat yükünün hangi tarafta olduğu noktasında toplanmaktadır. 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK), “İspat Yükü” başlıklı 6.maddesinde, “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.” şeklinde; 6100 sayılı Hukuk Mu­hakemeleri Kanunu’nun (HMK) 190.maddesinde ise: “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir.” şeklinde düzenlemelerine yer verilmiştir. Öncelikle belirtilmelidir ki, evlilik sırasında kadına takılan ziynetler kim tarafın­dan alınmış olursa olsun kadına bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğini kazanır. Hukuk Genel Kurulu’nun 05.05.2004 gün ve 2004/4-249-247 E.,K. sayılı kara­rında da aynı ilke benimsenmiştir. Yukarıda bahsedilen düzenlemelerden hareket edildiğinde, evlilik birliği içerisin­de ortak giderler için bozdurulan ziynetlerin iade edilmemek üzere erkek eşe verildiği vakıasının ispatı halinde, davalı erkek lehine hak çıkacağından, ziynetlerin kadına iade edilmemek üzere bozdurulduğunu kanıtlama yükü de erkek eşe aittir. Öteki deyişle, ziynet eşyalarının iade edilmemek üzere erkek eşe verildiğinin, kadının isteği ve onayı ile bozdurulup ev ihtiyaçları için harcandığının davalı yanca kanıtlanması halinde koca ziynet eşyalarını iade yükünden kurtulur. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında bazı üyeler tarafından, olağan du­rumun aksini iddia eden tarafın ispat yükü altında bulunduğu, evlilik birliği içerisinde kadın tarafından bozdurulmak üzere rıza ile verilen ziynetlerinde iade edilmemek üzere verilmesi durumunun olağan olduğunu, dolayısıyla kadının evlilik birliği içerisinde bozdurulan ziynetlerin iade edilmek üzere, erkek eşe verildiğini kanıtlaması gerektiği, ispat yükünün kadında olduğu görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda açıkla­nan gerekçelerle çoğunluk tarafından kabul edilmemiştir. Bu durumda, yukarıda bahsedilen ilkeler ışığında olay değerlendirildiğinde; dava­lı kocanın ziynetlerin, davacı kadın tarafından iade edilmemek üzere verildiğini kanıt­laması gerekir. Başka bir anlatımla; davalı eş tarafından bozdurulan ziynet eşyalarının davacı kadın tarafından iade edilmemek üzere verildiğine ilişkin ispat yükü davalı eşte olduğuna göre, davalıya bu husustaki delilleri sorulup toplanarak sonucuna göre bir ka­rar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru gö­rülmediğinden hükmün bozulması gerekmiştir. O halde Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararma uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa eklenen “ Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilme­sine, aynı kanunun 440.maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oyçokluğu ile karar verildi. KARŞI OY Dava, davacıya ait olup davalıda kaldığı iddia edilen ziynet eşyalarının aynen ia­desi olmadığı takdirde bedelinin tahsiline ilişkindir. Dava konusu edilen ziynet eşyala­rının, davacının rızası ile müşterek evin ihtiyaçları için bozdurulup harcandığı davalı koca tarafından kabul edilmiştir. Mahkemecede bu beyan esas alınarak ziynet eşyaları­na yönelik davanın reddine karar verilmiştir. Evlilik birliği içerisinde davalı koca tarafından müşterek giderler için bozdurulan ziynet eşyalarının davacı kadının rızası ile bozdurulduğunun kabul edilmesi gerekir. Türk Medeni Kanununun 186/3. maddesine göre “Eşler birliğin giderlerine güçleri ora­nında emek ve malvarlıklan ile katılırlar.” Türk Medeni Kanunu prensip olarak kadın erkek eşitliğini kabul etmiş bu nedenle de “eşlerin birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıklan ile katılacaklarını” hüküm altına almıştır. Öte yandan “Eşler bir­likte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar.” (TMK. md. 185/3) Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandır­dığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.fTMKm. 6) Kural olarak ispat yükü, kanun­da özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkarak tarafa aittir. ( HMKm. 190/1) Hemen bütün ilim adamlarının birleştiği ve Yargıtay uygulamasında kararlılık ifa­de eden ölçüye göre, isbat yükü hayatın olağan akışına aykırı iddia ve savunmada bu­lunana düşer. (Prof.Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 1968 sh.372; Prof. İlhan Postacıoğlu, Medeni Yargılama Usulü, 1970 sh.464; Prof.Necip Bilge, Hukuk Yargı­lamaları Usulü, 1967 sh.449; Prof.Sabri Şakir Ansay Hukuk Muhakemeleri Usulü, 1957 sh.248-249; Prof.Saim Üstündağ, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 1973 sh.378; H.G.K.nım 19.7.1967 gün ve 239-340 sayılı, 7.6.1974 gün ve 1972/84 sayılı kararları). İleri sürdürdüğü bir vakıadan lehine haklar çıkaran kimse iddia ettiği olayları ispat et- melidir.fProf.Saim Üstündağ, age. 1973 sh.397) Düğünde takılan ziynet eşyaları ve takılar kadına ait olup kişisel eşya niteliğinde­dir. Ziynet eşyaları nitelik itibariyle rahatlıkla saklanabilen, taşınabilen, götürülebilen nev’i dendir. Bu sebeple nitelikleri itibariyle kadında bulunduğu karine olarak kabul edilir. Olağanın aksini iddia eden ispatla yükümlüdür. Niteliği itibariyle davacı kadında bulunması gereken ziynet eşyalarının aile içerisinde ihtiyaç duyulması halinde bu eşya­ları elinde bulunduran eşin rızası ile bozdurulması olağan olandır. Bu durum Türk Me­deni Kanunun 185/3 ve 186/3 maddeleri gereğince davacı eş için aynı zamanda bir yü­kümlülüktür. Bu sebeple somut olayda ispat yükü davacı kadına aittin Davacı kadının kendisine ait ziynet eşyalarının rızası dışında ve iade şartıyla elinden alınıp bozdurul­duğunu ispat etmesi gerekir. Davacı da kendisine ait olan ve kural olarak kendisinde bulunması gereken ziynet eşyalarının nzası dışında veya iade şartıyla davalı tarafından elinden alınıp bozdurulduğunu ispat edememiştir. Somut olayda ispat yükünün davalı­da olduğuna ilişkin özel bir düzenleme yoktur. Bu nedenle ispat yüküne ilişkin genel kuraldan ayrılmayı gerektirecek bir sebepte bulunmamaktadır. Davacı kadın evlilik birliği içerisinde ailenin ortak giderleri için malvarlığından rızasıyla yaptığı katkıyı geri isteyemez. Davacı kadının bu katkıyı kendisine ait ziynet eşyalarını bozdurarak yapmış olması sonucu değiştinnez. Türk Medeni Kanununun 186/3. maddesinin somut olayda uygulanmamasını gerektirecek bir hukuki gerekçede yoktur. Bu sebeplerle direnme kararı doğru olup, onanması gerektiğini düşündüğüm için sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.

Kaynak Linki : http://hukukitavsiyeler.com/2015/08/dugunde-takilan-ziynet-esyalari-takilarin-bozdurulmasi-ispat-yuku-hukuk-genel-kurulu-karari/

İÇTİHİAT-23-
T.C
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO. 2014/16344
KARAR NO. 2015/269
KARAR TARİHİ. 13.1.2015

>ANLAŞMALI BOŞANMADA TAZMİNAT HAKLARININ SAKLI TUTULMASINA KARAR VERİLEMEYECEĞİ

4721/m. 166
ÖZET: tarafların irade beyanları esas alınarak boşanmalarına karar verilebilmesi için, diğer şartların yanında boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda tam olarak anlaşmış olmaları, hakimin de taraflarca kabul edilen düzenlemeyi uygun bulmasının şart olduğu, aksi halde çekişmeli boşanma olarak davaya devam edilmesi gerektiği

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, hüküm davalı tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Tarafların irade beyanları esas alınarak boşanmalarına karar verilebilmesi için, diğer şartların yanında boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda tam olarak anlaşmış olmaları, hakimin de taraflarca kabul edilen düzenlemeyi uygun bulması şarttır. Tazminat haklarının saklı tutulması, bu husustaki ihtilafın devam ettiğini ve bu ihtilafın çözümünün ileriye bırakıldığını gösterir. Başka bir ifade ile “tazminat hakları saklı tutulmak” suretiyle anlaşmalı boşanma kararı verilemez. Bu husus nazara alınmadan “tazminat haklarının saklı tutulması” suretiyle Türk Medeni Kanununun 166/3 maddesi gereğince boşanma kararı verilmesi doğru bulunmamıştır. Taraflar boşanmanın mali sonuçları üzerinde anlaşamadıklarına göre, gösterdikleri deliller toplanarak davanın Türk Medeni Kanununun 166/1-2 maddesi çerçevesinde değerlendirilip, hasıl olacak neticesine göre karar verilmesi gerekirken, bu yön nazara alınmadan hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 13.01.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.
www.kararara.com

İÇTİHAT-24-

T.C.

YARGITAY

2. HUKUK DAİRESİ

E. 2014/21030

K. 2015/6532

T. 03.04.2015

* BOŞANMA DAVASINDA ISLAH YOLUYLA YENİ VAKIALAR İLERİ SÜRÜLEBİLECEĞİ VEYA DAYANILAN VAKIALARIN DEĞİŞTİRİLEBİLECEĞİ (Davacının Yeni Vakılara İlişkin Delil Gösterebileceği ve Tanık Listesi Verebileceği – İkinci Tanık Listesi Verilemeyeceğine İlişkin Yasağa Dayanılarak Tanıkların Dinlenmesinden Kaçınılmasının Hatalı Olduğu)

* İKİNCİ TANIK LİSTESİ VERİLMESİ (Boşanma Davasında Islah Yoluyla Yeni Vakıalar İleri Sürülmesi/Vakıalara İlişkin Tanık Listesi Verilebileceği – Islah Dilekçesinde Gösterilen Tanıkların Usulünce Dinlenmesi Gerektiği)

* ISLAH (Davacının Dayandığı Vakıaları Değiştirebileceği Yeni Vakıalar Ekleyebileceği/Yeni Vakılara İlişkin Delil Gösterebileceği – İkinci Tanık Listesi Verilemeyeceğine İlişkin Yasağa Dayanılarak Tanıkların Dinlenmesinden Kaçınılamayacağı – Boşanma)

* DAVACININ ISLAH YOLUYLA İKİNCİ TANIK LİSTESİ VERMESİ (Boşanma/Islah Dilekçesi İle Yeni Vakıa İleri Sürülmesi ve Vakıa İle İlgili Tanık Listesi Verilmesi – Tanıkların Usulünce Dinlenmesi Gerektiği)

6100/m.176 vd., 240/2

ÖZET : Islah yoluyla, dayanılan vakıalar değiştirilebilir veya davaya yeni vakıalar dahil edilebilir. Davacı evvelce göstermiş olsa bile, davaya kattığı bu yeni vakılara ilişkin delil de gösterebilir. Bu halde, ikinci tanık listesi verilemeyeceğine ilişkin yasağa (HMK. m. 240/2) dayanılarak, gösterilen tanıkların dinlenmesinden kaçınılamaz. Davacının ıslah dilekçesinde gösterdiği tanıklar usulünce dinlenmeli ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek hasıl olacak sonucuna göre karar verilmelidir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı erkek tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Davacı, ıslah yoluyla, dayandığı vakıaları değiştirebilir veya davaya yeni vakıaları dahil edebilir. Evvelce göstermiş olsa bile, davaya kattığı bu yeni vakılara ilişkin delil de gösterebilir. Bu halde, ikinci tanık listesi verilemeyeceğine ilişkin yasağa (HMK. m. 240/2) dayanılarak, gösterilen bu tanıkların dinlenmesinden kaçınılamaz. Davacı, 7.1.2013 günü verdiği ıslah dilekçesiyle, yeni vakıalar ileri sürmüş ve bununla ilgili tanık da göstermiştir. Yapılan ıslah kanuna uygundur. O halde, davacının 7.1.2013 günü verdiği ıslah dilekçesinde gösterdiği tanıklar usulünce dinlenmeli ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek hasıl olacak sonucuna göre karar verilmelidir. Bu yön nazara alınmadan eksik inceleme ile hüküm kurulması doğru bulunmamıştır.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle, 03.04.2015 tarihinde karar verildi.

İÇTİHAT-25-AVUKATIN DAVAYA KATILMAMA MAZERET DİLEKÇESİNİN REDDİ, BAŞKA DURUŞMA MAZERETİ

ÖZET : Uyuşmazlık; belgelendirilmediği gerekçesiyle davacı vekilinin mazeretinin reddine ve davanın açılmamış sayılmasına ilişkin kararların usul ve yasaya uygunluğu ve davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi koşullarının oluşup oluşmadığına ilişkindir. Davacı vekilinin katılacağını beyan ederek mazeret dilekçesinde bildirdiği davaya ait duruşma zaptının incelenmesinde, avukatın mazeret olarak bildirdiği davanın duruşmasına ilk olarak bu celsede katıldığı ve bir kısım davacı vekili olarak duruşmalara kabulünün yapıldığı, dolayısıyla Asliye Hukuk Mahkemesince davacı vekiline önceden yapılmış ve mazeret dilekçesine ekleyebileceği bir tebligat veya duruşma zaptı örneğinin bulunmadığı ve özellikle davanın niteliğinin davacı kadın ve müşterek çocuk için tedbir ve iştirak nafakası istemine ilişkin olduğu hususları gözardı edilerek, mazeretin reddine dair verilen kararın usul kurallarının ruhuna ve özüne uygun düşmediği açıktır.

DAVA : Taraflar arasındaki “tedbir ve iştirak nafakası” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Muş 2.Asliye Hukuk Mahkemesi’nce ( Aile Mahkemesi sıfatıyla ) davanın açılmamış sayılmasına dair verilen 18.07.2012 gün ve 2012/40 E.-2012/388 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 3.Hukuk Dairesinin 14.11.2012 gün ve 2012/19456 E.-2012/23469 K. sayılı ilamı ile;

( … Dava tedbir nafakası istemine ilişkindir.

Mahkemece; davanın HMK’nun 320/4.maddesi uyarınca açılmamış sayılması cihetine gidilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Somut olayda mahkemece; ”…Her türlü nafaka davası HMK’nın 316/1-ç maddesi gereğince basit yargılama usulüne tabi olup, yine aynı yasanın 320/4 maddesi gereğince bu usule tabi davalarda, işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olan dosyanın, yenilenmesinden sonra takipsiz bırakılırsa davanın açılmamış sayılacağına karar verileceği düzenlenmiştir. Taraflarınca takip edilmeyen dava dosyası 23/03/2012 tarihinde işlemden kaldırılmış, 03/04/2012 tarihinde yenilenerek yargılamaya devam olunmuştur. Bu kez 18/07/2012 tarihli duruşmada davacı vekili Bulanık Asliye Hukuk Mahkemesinde duruşmaya katılacağını bildirmek suretiyle duruşmaya katılmayarak mazeret dilekçesi göndermiştir. Duruşmada hazır olan tarafça karşı tarafın mazereti kabul edilmemiştir. Davacı vekilinin söz konusu davanın sadece 01/06/2012 tarihli duruşmasına katıldığı, daha önce yapılan duruşmalarda mazeret dilekçesi verdiği veya dosyanın işlemden kaldırıldığı anlaşılmıştır. Nafaka davalarının niteliği gereği çabuk sonuçlandırılması amacıyla kanunen basit yargılama usülüne tabi tutulduğu ve adli tatilde dahi görülebilecek davalar arasında sayıldığı, dolayısıyla bu tip davalarda davanın mümkün olabildiğince hızlı sonuçlandırılması gerektiği, taraflarca veya vekillerince sürekli verilen mazeret dilekçelerinin kabulü halinde yargılamanın sürüncemede kalacağı ve davadan beklenen menfaatin anlamını yitireceği dikkate alınarak ancak delillendirilen ve haklılığına kanaat getirilen istisnai mazeretlerin kabul edilmesi gerektiği tespitinin sonucunda, davacı vekilinin mazeret olarak sunduğu diğer bir mahkemede görülmekte olan dosyanın duruşmasına katılmanın mahkememiz açısından haklı mazeret olarak kabul edilemeyeceği, kaldı ki söz konusu mazeretin bile delillendirilmediği, mazeret dilekçesinde bildirilen nedenin var olup olmadığı konusunda mahkememizin araştırma yapma mükellefiyetinin bulunmadığı, ( bu yönde Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 10.11.2010 tarih 2010/9-491 Esas, 2010/593 Karar; Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.05.2011 tarih 2011/3-296 Esas, 2011/338 Karar sayılı v.b ilamlarının olduğu ), delillendirmenin mazeret dilekçesiyle veya en geç mazeretin değerlendirileceği duruşmaya kadar yapılması gerektiği, ”duruşma zaptı ibraz edilecektir” ibaresinin delillendirme bakımından yetersiz kaldığı, davanın karar aşamasında olup mazeretin davalı tarafça da kabul edilmediği dikkate alınarak mahkememizce mazeretin reddine, taraflarınca takip edilmeyen davanın HMK’nın 320/4 maddesi gereğince açılmamış sayılmasına karar verilmiş ve aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.” gerekçesi ile davanın HMK’nun 320/4 maddesi uyarınca açılmamış sayılmasına karar verilmiştir.

Davacı vekili 18.07.2012 tarihli celse için verdiği mazeret dilekçesinde aynı gün ve saatte Bulanık Asliye Hukuk Mahkemesin’de de 2010/869 esas nolu dosyasında duruşması olduğunu beyan ettiği, mazeret dilekçesinde ‘duruşma zaptı ibraz edilecektir’ ibaresinin yer aldığı ve temyiz dilekçesi ekinde de söz konusu mazerete ilişkin Bulanık Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/869 esas sayılı dosyanın 18.07.2012 tarihli duruşma tutanağını sunarak durumu belgelediği anlaşılmaktadır.

 

Mahkemece izlenecek yolun, hakkaniyet ve adalet duygularının gereğine uygun olması gereklidir. Özellikle bu konuda hiçbir yükümlülüğü ve dahili bulunmayan taraflar yönünden hak kaybına yol açmamalıdır. Yasa hükmü yorumlanırken, Anayasanın hak arama özgürlüğünü düzenleyen 36.maddesine uygun yorumla, müvekkil yönünden Adalet bir olup bittiye getirilmemeli, davaların süratle ve ekonomik yollarla çabuk bitirilmesi kuralı yanında, davada esas olan adaletin gerçeğe en uygun sağlanması amacı hiç bir zaman ihmal ve gözardı edilmemeli, adaletin şekil hukukuna tercih edilmesi üstün görülmemelidir.

Bu nedenle, mazeret ileri sürülmesi halinde, makul ve ihtiyatlı bakmanın usul hükümlerinin özüne ve sözüne uygun düşeceğinde kuşku ve duraksamaya yer olmaması gerekirken, yazılı gerekçe ile mazeretin reddi ve sonuçta davanın açılmamış sayılması usul ve yasaya uygun görülmemiştir.

 

O halde mahkemece yargılamaya devam edilerek davanın esasının incelenmesi ve esas hakkında bir hüküm kurulması gerekir.

Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir… ),

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava; tedbir ve iştirak nafakası istemine ilişkindir.

Davacı vekili dava dilekçesinde özetle, davalı kocanın ailenin ve müşterek çocuklarının bakım ve geçim yükümünü yerine getirmediği ve başka bir kadınla birlikte yaşadığını belirterek, TMK 196.madde uyarınca davacı için tedbir, müşterek çocuk için iştirak nafakasına hükmedilmesini talep etmiştir.

Davalı, ayrı evde yaşamasının sözkonusu olmadığını, davacı ve çocuğunun iaşesini sağladığını belirterek, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davacı vekilinin aynı gün başka bir mahkemede duruşması olduğuna dair mazeretini belgelendirmediği gerekçesiyle, mazeretinin reddine ve 6100 sayılı HMK’nun 320.maddesi uyarınca daha önce bir kez yenilenen davanın açılmamış sayılmasına dair verilen karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Özel Daire tarafından yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuş, mahkemece “davacının mazeretini temyiz dilekçesi aşamasında delillendirdiği, mahkemenin mazereti araştırma yükümü olmadığı, usul kurallarının konuluş amacının davanın her iki tarafının da haklarını korumak, kararın adaletli olmasını sağlamak ve davanın taraflar arasındaki uyuşmazlığı çözerken her iki tarafı da aynı oranda korumak olduğu ve aynı gün aynı gerekçe ile verilen bir diğer kararın onanması karşısında eşitlik ilkesinin de göz ardı edilemeyeceği” gerekçeleriyle, davanın açılmamış sayılmasına ilişkin hükümde direnilmiştir.

Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Uyuşmazlık; belgelendirilmediği gerekçesiyle davacı vekilinin mazeretinin reddine ve sonuçta davanın açılmamış sayılmasına ilişkin kararların usul ve yasaya uygun olmadığı, davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır.

 

Bilindiği üzere hukuk yargılamasına ilişkin kurallar, yargılamanın düzenli yapılması ve hakkın olabildiğince çabuk elde edilmesi amacını gerçekleştirmek için getirilmiştir. İşte hakkın elde edilmesi için birer araç olan bu kurallar amaca uygun somut bir görevin varlığı halinde uygulama alanı bulurlar. Aksi halde, araçla ulaşılması istenilen amaç arasında gerçek ve esaslı bağın bulunmaması anlamsızlığı ( şekilcilik ) ortaya çıkarır. Mahkemelerin amacı, ne olursa olsun uyuşmazlıkları ortadan kaldırmak değil, pozitif hukukun ölçüsünde, hakkı belirleyerek sonuca ulaşmaktadır.

Bu nedenle geciken adaletin, adaletsizlik olduğu düşünülerek, davaların uzamasını veya uzatılmak istenmesini engellemek üzere getirilen usul kuralları, kanunun amacına uygun olarak kullanılmalı, davanın reddi için bir araç sayılmamalıdır.

Somut uyuşmazlığın incelenmesinde, mahkemece davacı vekilinin 18.07.2012 tarihli oturuma, aynı gün başka mahkemedeki duruşması nedeniyle katılamayacağı yönünde vermiş olduğu mazeretin belgelendirilmediği gerekçesiyle reddine ve davanın HMK’nun 320. maddesi uyarınca açılmamış sayılmasına karar verildiği görülmektedir.

Ne var ki, davacı vekilinin katılacağını beyan ederek mazeret dilekçesinde bildirdiği davaya ait 18.07.2012 tarihli duruşma zaptının incelenmesinde, avukatın mazeret olarak bildirdiği davanın duruşmasına ilk olarak bu celsede katıldığı ve bir kısım davacı vekili olarak duruşmalara kabulünün yapıldığı, dolayısıyla Bulanık Asliye Hukuk Mahkemesince davacı vekiline önceden yapılmış ve mazeret dilekçesine ekleyebileceği bir tebligat veya duruşma zaptı örneğinin bulunmadığı ve özellikle davanın niteliğinin davacı kadın ve müşterek çocuk için tedbir ve iştirak nafakası istemine ilişkin olduğu hususları gözardı edilerek, mazeretin reddine dair verilen kararın usul kurallarının ruhuna ve özüne uygun düşmediği açıktır.

Hukuk Genel Kurulu’nda yapılan görüşmeler sırasında bir kısım üyeler, davacı vekilinin yargılama sırasında duruşmaların çoğuna katılmaması nedeniyle dürüstlük kuralına aykırı davrandığı ayrıca, mazeret olarak bildirilen dava dosyasının önceki duruşma zaptını sunarak mazereti belgelendirebileceği gerekçeleriyle mazeretin reddi kararının doğru olduğunu belirtilerek, kararın onanması yönünde görüş bildirmiş iseler de bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle çoğunluk tarafından kabul edilmemiştir.

O halde, mahkemece, aynı yönlere işaret eden ve Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma ilamına uyulması gerekirken, davacı vekilinin mazeret talebinin reddi ile davanın açılmamış sayılmasına dair önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 26.11.2014 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.

İÇTİHAT-26-

T.C.
YARGITAY
4. HUKUK DAİRESİ

Esas Numarası : 2014/8510
Karar Numarası: 2015/7762
Karar Tarihi : 11.06.2015
(ALDATILAN EŞİN 3.KİŞİDEN TAZMİNAT HAKKI-HAKKINDA YENİ KARAR)
YARGITAY İLAMI

Davacı S. G. vekili tarafından, davalı N. T. aleyhine 29/12/2010 gününde verilen dilekçeyle manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kısmen kabulüne dair verilen 14/11/2013 günlü kararın Yargıtay’ca incelenmesi davalı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan raporla dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.

Dava, kişilik haklarına saldırı nedeniyle uğranılan manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece, istemin bir bölümü kabul edilmiş, karar davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, davalının kendisiyle evli olduğunu bildiği halde dava dışı eşi ile birlikte olduğunu, eyleminin kişilik haklarına saldırı niteliğinde bulunduğunu iddia ederek, uğradığı manevi zararın ödetilmesi isteminde bulunmuştur.
Davalı, davacının iddialarını kabul etmediğini belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece, toplanan delillere göre davalının, davacının eşi ile evli olduğunu bilerek birlikte olduğu hususu sabit görülerek davanın kısmen kabulüyle davacı eş yararına manevi tazminata hükmedilmiştir.
TMK.nun 185 inci maddesine göre, “Evlenmeyle eşler arasında evlilik birliği kurulmuş olur. Eşler birlikte yaşamak, birbirlerine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar.” Aynı Yasanın 174 üncü maddesine göre de, “Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir maddi tazminat isteyebilir. Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevi tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir.”
Evlenmeyle eşler arasında kurulan aile birliğinin taraflara yüklediği ödevlerin ihlali veya yerine getirilmemesi durumunda bu yükümlülüğü yerine getirmeyen eş yönünden Türk Medeni Kanunundaki sonuçları, boşanma ve boşanma sebebi olması durumunda, bu olaylar yüzünden kişilik haklarının saldırıya uğraması halinde manevi tazminat talep edilebilir.
BK. 41 (TBK 49). maddesine göre, kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür. Yine BK. 49 (TBK.58) maddesinde “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir.” Haksız fiile dayalı bir borcun doğabilmesi için, hukuka aykırı bir fiil bulunmalı, fiili işleyenin kusuru olmalı, sonuçta bir zarar doğmalı, zararla işlenen fiil arasında da uygun nedensellik bağı bulunması gerekir.

Somut olaya gelince, davalının ve dava dışı eşin davacıya yönelik ve bütün olarak aldatma mahiyetindeki davranışlarının manevi tazminatı gerektirip gerektirmeyeceğinin tartışılması gereklidir.
Yukarıda incelenen yasa maddeleri uyarınca, davacının dava dışı eşinin TMK.nın evlenmeyle eşe yüklediği ödevler arasında bulunan sadakat yükümlülüğünü ihlali nedeniyle, Yasanın 185. ve 174 üncü maddeleri uyarınca boşanma sebebi ve istek halinde manevi tazminatı gerektirir nitelikte olduğu kuşkusuzdur. TMK. daki düzenleme, dava dışı eşin evlenmeyle kurulan aile birliğinin tarafı olması sıfatından kaynaklanmaktadır. Zira dava dışı eş kendi iradesi ile bu birliğin tarafı olmayı kabul etmiş ve yasanın kendisine tanıdığı hak ve yükümlülükler altına girmiştir.
Davalının eyleminin manevi tazminatı gerektirip gerektirmeyeceğine gelince, davalının doğrudan davacının bedensel veya ruhsal bütünlüğüne yönelik hukuka aykırı bir fiilde bulunduğundan söz edilemez. Söz konusu Yasada yükümlülüğünü ihlal eden eşin eylemini birlikte gerçekleştirdiği kişiler yönünden herhangi bir düzenleme getirilmemiştir.
Dava konusu eylemin gerçekleştiği tarih itibariyle yürürlükte bulunan 818 sayılı BK.nun müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümlerinin de uygulanma imkanı bulunmamaktadır. Zira sözkonusu Yasanın 50. maddesinde haksız fiil nedeniyle müteselsilen sorumluluğuna gidilebilecekler gösterilmiştir. Yukarıda açıklanan yasal duruma göre, davalı zararın meydana gelmesinden asli olarak sorumlu tutulamaz. Yine yasa hükmünün aradığı anlamda iştirak hali de söz konusu olamaz. Zira iştiraken işlenebilir bir eylemin varlığının kabul edilebilmesi için, eylemin müstakilen ve asli olarak da işlenebilir olması gerekir. Ayrıca haksız fiil sorumluluğunu, geniş ve belirsiz bir kavram olan sadakat yükümlülüğünü ihlal etmeye iştirak çerçevesinde değerlendirmek, bu sorumluluğu belirsiz hale getirecektir.
Açıklanan nedenlerle, BK.49 (TBK.58) maddesine göre, davalının eylemi, davacının kişilik değerlerine saldırı oluşturacak nitelikte bir eylem olarak kabul edilemez. Mahkemece açıklanan yönler gözetilerek, davacının manevi tazminat isteminin tümden reddine karar verilmesi gerekirken, yerinde olmayan gerekçeyle, yazılı biçimde karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.

Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, bozma nedenine göre öteki temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 11.06.2015 tarihinde oyçokluğu ile, karar verildi.

KARŞI OY YAZISI
Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, mahkemenin davalı tarafça davacının kişilik haklarına saldırıda bulunduğu yolundaki belirlemeler yerinde olup, şu aşamada tazminat takdirinin tartışılması mümkün olmadığından, Dairemiz çoğunluğunun bozma kararına katılmıyorum. 11.06.2015

06.11.2015 08:21:53

İÇTİAHT-27-
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2014/10558
K. 2015/2590
T. 24.2.2015
ÖZEL BOŞANMA SEBEPLERİ (Münhasıran Özel Boşanma Sebebine Dayalı Olarak Açılan Bir Boşanma Davasında Genel Boşanma Sebebine Dayalı Olarak Karar Verilemeyeceği – Davalı/Karşı Davacı Erkek Eşin Delillerinin Zina Nedenine Dayalı Dava Çerçevesinde Değerlendirilmesi Gerektiği/Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Nedenine Dayalı Hüküm Verilemeyeceği)

* BOŞANMA DAVASI (Davalı/Karşı Davacı Erkek Eşin Birleştirilen Davasının Zina Hukuksal Sebebine Dayalı Olduğu – Hakimin Tarafların Talep Sonuçlarıyla Bağlı Olduğu/Erkek Eşin Delillerinin Zina Nedenine Dayalı Dava Çerçevesinde Değerlendirilerek Sonucu Uyarınca Bir Karar Verilmesi Gerektiği)
TEDBİR NAFAKASI (Boşanma veya Ayrılık Davası Açılınca Hakimin Davanın Devamı Süresince Gerekli Olan Geçici Önlemleri Kendiliğinden Almak Zorunda Olduğu – Tarafların Ekonomik ve Sosyal Durumları da Gözetilerek Dava Tarihinden Geçerli Olmak Üzere Kadın Eş Yararına Uygun Miktarda Tedbir Nafakasına Hükmedilmesi Gerektiği)
MADDİ TAZMİNAT (Kadın Eşin Maddi Tazminat Talebinin Ev Alması İçin Erkek Eşe Gönderdiğini İddia Ettiği Bedele İlişkin Olduğu – Bu İsteğin Boşanmanın Eki Niteliğindeki Maddi Tazminat Olmadığından Ayrıca Nisbi Harca Tabi Olduğunun Gözetilmesi Gerektiği)
NİSPİ HARÇ (Kadın Eşin Maddi Tazminat Talebinin Boşanmanın Eki Niteliğindeki Maddi Tazminat Olmadığından Ayrıca Nisbi Harca Tabi Olduğu – Peşin Alınması Gereken Nispi Harç İkmal Edilmeden ve Görev Hususu da Düşünülmeden Kesin Hüküm Oluşturacak Şekilde Tazminat Talebinin Reddinin Hatalı Olduğu)
MENFİ TESPİT DAVASI (Kadın Eşin Dava Dilekçesinde Şantaj ve Tehdit Yoluyla İmzalatılan Senetlerden Dolayı Borçlu Olmadığının Tespitine Karar Verilmesini İstediği – Kadın Eşin Menfi Tespit Niteliğindeki Bu Talebinin Nisbi Harca Tabi Olduğunun Gözetilmesi Gerektiği)
4721/m.161,166,169,174/1,185,186
ÖZET : Davalı-karşı davacı erkek eşin birleştirilen davası Türk Medeni Kanununun 161. maddesinde düzenlenen zina hukuksal sebebine dayalıdır. Türk Medeni Kanununun 166. maddesi uyarınca evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedenine dayalı bir davası bulunmamaktadır. Münhasıran özel boşanma sebebine dayalı olarak açılan bir boşanma davasında genel boşanma sebebine dayalı olarak karar verilmesi mümkün değildir. Zira hakim tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır. Davalı-karşı davacı erkek eşin delillerinin zina nedenine dayalı dava çerçevesinde değerlendirilerek sonucu uyarınca bir karar verilmesi gerekir.
Boşanma veya ayrılık davası açılınca hakim, davanın devamı süresince, gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına, geçimine, malların yönetimine ve çocukların bakım ve korunmasına dair geçici önlemleri kendiliğinden (re’sen) almak zorundadır. O halde; Türk Medeni Kanununun 185/3. ve 186/3. maddeleri uyarınca, tarafların ekonomik ve sosyal durumları da gözetilerek dava tarihinden geçerli olmak üzere davacı-davalı kadın eş yararına uygun miktarda tedbir nafakasına hükmedilmesi gerekir.
Kadın eşin maddi tazminat talebi, ev alması için erkek eşe gönderdiğini iddia ettiği bedele ilişkindir. Bu istek, boşanmanın eki niteliğindeki maddi tazminat olmadığından ayrıca nisbi harca tabidir.
Diğer yandan, kadın eş, dava dilekçesinde, şantaj ve tehdit yoluyla imzalatılan senetlerden dolayı borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini istemiştir. Kadın eşin menfi tespit niteliğindeki bu talebi nisbi harca tabidir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davacı-karşı davalı tarafından; kocanın birleşen davasının kabulü, kusur belirlemesi, tazminat ve nafaka taleplerinin reddi, menfi tespit davası ile ilgili olarak hüküm kurulmaması yönünden temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; duruşma için belirlenen 24.2.2015 günü temyiz eden davacı-karşı davalı S. G. ve karşı taraf davalı-karşı davacı M. G. ile vekilleri gelmediler. Davacı-karşı davalı S. G. adına çıkarılan tebligatın adres yetersizliğinden bila tebliğ iade edildiği ve tebligatın dosyada belirtilen adrese çıkarıldığı anlaşıldı. İşin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : 1-) Davalı-karşı davacı erkek eşin birleştirilen davası Türk Medeni Kanununun 161. maddesinde düzenlenen zina hukuksal sebebine dayalıdır. Türk Medeni Kanununun 166. maddesi uyarınca evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedenine dayalı bir davası bulunmamaktadır. Münhasıran özel boşanma sebebine dayalı olarak açılan bir boşanma davasında genel boşanma sebebine (TMK m.166/1) dayalı olarak karar verilmesi mümkün değildir. Zira hakim tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır ( HMK m. 26/1). Davalı-karşı davacı erkek eşin delillerinin zina nedenine dayalı dava çerçevesinde değerlendirilerek sonucu uyarınca bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
2-) Boşanma veya ayrılık davası açılınca hakim, davanın devamı süresince, gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına (TMK m.186/1), geçimine (TMK m.185/3), malların yönetimine (TMK m. 223, 242, 244, 262, 263, 264, 267, 215) ve çocukların bakım ve korunmasına (TMK m.185/2) dair geçici önlemleri kendiliğinden (re’sen) almak zorundadır (TMK m.169). O halde; Türk Medeni Kanununun 185/3. ve 186/3. maddeleri uyarınca, tarafların ekonomik ve sosyal durumları da gözetilerek dava tarihinden geçerli olmak üzere davacı-davalı kadın eş yararına uygun miktarda tedbir nafakasına hükmedilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı bulunmuştur.
3-) Davacı-karşı davalı kadın eşin maddi tazminat talebi, ev alması için erkek eşe gönderdiğini iddia ettiği 73.550 TL’ye ilişkindir. Bu istek, boşanmanın eki niteliğindeki maddi tazminat (TMK m. 174/1) olmadığından ayrıca nisbi harca tabidir. Başvurma harcı yatırılmıştır. Peşin alınması gereken nispi harç ikmal edilmeden (Harçlar Kanunu m. 30- 32) ve görev hususu da düşünülmeden yazılı şekilde kesin hüküm oluşturacak şekilde tazminat talebinin reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.
4-) Davacı-karşı davalı kadın eş, dava dilekçesinde, şantaj ve tehdit yoluyla imzalatılan senetlerden dolayı borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini istemiştir. Kadın eşin menfi tespit niteliğindeki bu talebi nisbi harca tabidir. Başvurma harcı yatırılmıştır. Peşin alınması gereken nispi harç ikmal edilip, görev hususu da düşünülerek sonucu uyarınca bir karar verilmesi gerekirken, bu talep hakkında hüküm tesis edilmemiş olması doğru değildir.
SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarda 1, 2, 3 ve 4. bentlerde gösterilen sebeplerle, kocanın birleşen boşanma davası, tedbir nafakası, para alacağı ve menfi tespit davası yönlerinden BOZULMASINA, bozma sebebine göre kusur tespiti, manevi tazminat, yoksulluk nafakasına yönelik temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının istenmesi halinde yatırana iadesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 24.02.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.
İÇTİHAT-28
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO. 2014/28472
KARAR NO. 2015/13674
KARAR TARİHİ. 26.6.2015>BOŞANMA DAVASI–EMEKLİ İKRAMİYESİ ÜZERİNE İHTİYADİ TEDBİR KONULAMAMASI 6100/m.196,240,241,389/1
4721/m.169ÖZET : 1-Davacı kadının gösterdiği diğer tanıkların Hukuk Muhakemeleri Kanununun 240. vd. maddeleri uyarınca dinlenerek gerçekleşecek sonucu uyarınca karar verilmesi gerekirken, eksik incelemeyle hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir. 2-Boşanma ve ayrılık davası açılınca alınabilecek tedbirler 4721 Sayılı Türk Medeni Kanununun 169. maddesinde gösterilmiştir. Hukuk Muhakemeleri Kanununa göre sadece uyuşmazlık konusu hakkında tedbir kararı verilebilir (H.M.K. madde 389/1). Davacının boşanma davasındaki boşanmaya karar verilmesi halinde hükmedilmesi mümkün olan boşanmaya bağlı tazminat ve nafaka haklarının elde edilmesini temin etmek için de olsa davaya konu olmayan davalı erkeğin emekli ikramiyesi üzerine tedbir konulamaz. Bu husus nazara alınmadan davalı erkeğin emekli ikramiyesi üzerine ihtiyati tedbir konulması doğru değildir.DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davacı kadın tarafından maddi tazminat talebi hakkında verilen hüküm, manevi tazminat ve nafakaların miktarı yönünden; davalı erkek tarafından ise kararın tamamı ve ihtiyati tedbir kararı yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşüldü:KARAR : 1-)Davacı kadının, 15.10.2012 tarihli dava dilekçesinde bildirdiği onbir tanıktan A.,E. ve S. dinlenilmiş, diğer tanıklar ise dinlenilmemiş, mahkeme davayı neticelendirmiştir. Delil gösteren taraf, karşı tarafın açık izni olmadıkça, o delile dayanmaktan vazgeçemez (H.M.K.m. 196). Davacı kadın bu tanıkların dinlenilmesinden açıkça vazgeçmediği gibi, davalı erkeğin de bu konuda açık bir izni bulunmamaktadır. Tanıklar, 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 241. maddesinde belirtilen koşulların gerçekleşmiş olması durumu hariç olmak üzere açıkça vazgeçme olmadıkça dinlenmek zorundadır. Başka bir anlatımla, gösterilen tanıklardan bir kısmının tanıklığıyla ispat edilmek istenilen husus hakkında yeter derecede bilgi edinildiği takdirde, geri kalanların dinlenilmemesine karar verilebilir. Buna göre, adı geçen tanıkların dinlenilmemeleri için, dinlenen tanıklarla ispat edilmek istenen hususun yeter derecede aydınlanmış olması gerekir. Böyle değilse bu hükme dayanılarak mahkeme tanığı dinlemekten kaçınamaz. Dinlenen tanık beyanları yeterli görülerek mahkemece Hukuk Muhakemeleri Kanununun 241. maddesi gereğince tanıkların dinlenilmemesi hususunda alınmış bir karar da bulunmamaktadır. O halde, davacı kadının gösterdiği diğer tanıkların Hukuk Muhakemeleri Kanununun 240. vd. maddeleri uyarınca dinlenerek gerçekleşecek sonucu uyarınca karar verilmesi gerekirken, eksik incelemeyle hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.2-)Boşanma ve ayrılık davası açılınca alınabilecek tedbirler 4721 Sayılı Türk Medeni Kanununun 169. maddesinde gösterilmiştir. Hukuk Muhakemeleri Kanununa göre sadece uyuşmazlık konusu hakkında tedbir kararı verilebilir (H.M.K. madde 389/1). Davacının boşanma davasındaki boşanmaya karar verilmesi halinde hükmedilmesi mümkün olan boşanmaya bağlı tazminat ve nafaka haklarının elde edilmesini temin etmek için de olsa davaya konu olmayan davalı erkeğin emekli ikramiyesi üzerine tedbir konulamaz. Bu husus nazara alınmadan davalı erkeğin emekli ikramiyesi üzerine ihtiyati tedbir konulması doğru değildir.SONUÇ : Temyiz edilen hükmün, yukarda 1. ve 2. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, bozma sebebine göre tarafların diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatırana iadesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. 26.06.2015İÇTİHAT-29- YARGITAY 12. Ceza Dairesi
Esas: 2015/81
Karar: 2015/7817Kişilerin huzur ve sükununu bozma suçundan sanığın mahkumiyetine ilişkin hüküm, sanık müdafii tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü:Sanığın, katılanın kaynanası olduğu ve katılan tarafından sanığın oğlu N…’ye karşı açılan boşanma davası nedeniyle katılanın ve sanığın oğlunun ayrı yaşadıkları, sanığın, oğlundan ayrı yaşayan katılanın yanında küçük oğlu olduğu halde başka erkeklerle birlikte yolda yürürken fotoğrafını çekmesi şeklinde gerçekleşen olayda,Sanığın, katılanın başka erkeklerle birlikte yürürken fotoğraflarını çekme eyleminin TCK’nın 134/1-2. cümlesinde düzenlenen özel hayata ait görüntüleri kaydetme suçunu oluşturduğu, ancak; bahse konu fotoğrafların sanığın oğlu ile katılan arasında görülen boşanma dosyasına delil olarak sunulması eyleminde, sanığın, oğlu ile gelini arasında görülen boşanma davasındaki katılanın oğluna karşı sadakat yükümlülüğünü yerine getirmediği iddiasını ispatlama amacını taşıyan eyleminde, hukuka aykırı hareket ettiği bilinciyle hareket etmediği anlaşılmakla, sanığın özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan beraatine karar verilmesi gerekirken, kişilerin huzur ve sükunu bozma suçundan mahkumiyet kararı verilmesi,Kanuna aykırı olup, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde görüldüğünden, 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi gereğince hükmün isteme aykırı olarak BOZULMASINA, 11.05.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.İÇTİHAT-30- -NAFAKANIN İNDİRİLMESİ-YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ
ESAS: 2015/9712
KARAR: 2015/17061Taraflar arasındaki yoksulluk nafakasının kaldırılması-indirilmesi davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili ve davalı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:Davacı vekili dava dilekçesi ile; tarafların 2010 yılında boşandığını, davalı lehine aylık 300 TL yoksulluk nafakasına hükmedildiğini, TÜFE artışı ile nafakanın 415 TL ye ulaştığını, yeniden evlendiğini, çocuğunun olduğunu bu nedenle masraflarının arttığını belirterek yoksulluk nafakasının kaldırılmasına, bu talebinin reddedilmesi halinde nafakanın aylık 150 TL’ye indirilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.Davalı, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.Mahkemece; nafakanın kaldırılması talebinin reddine, …2. Asliye hukuk mahkemesinin 2009/185 Esas-2010/388 karar sayılı dosyasında takdir edilen 300 TL yoksulluk nafakasının aylık 200 TL ye indirilmesine karar verilmiş, hüküm davacı vekili ve davalı tarafından temyiz edilmiştir.Dava, yoksulluk nafakasının kaldırılması talebine ilişkindir.Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davacı tarafın tüm, davalı tarafın sair temyiz itirazları yerinde değildir.Türk Medeni Kanununun 176/3.maddesinde yoksulluğun ortadan kalkması halinde mahkeme kararıyla nafakanın kaldırılacağı, 176/4.maddesinde ise, tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hallerde irad biçiminde ödenmesine karar verilen nafakanın artırılması yada azaltılmasına karar verilebileceği düzenlenmiştir.

Anılan maddede yoksulluğun hukuksal kavramı tanımlanmamış ise de; Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.10.1998 tarih ve 2-656 E.-688 K.sayılı kararında yeme, giyinme, barınma, sağlık ulaşım, kültür gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanların yoksul kabul edileceği belirtilmiştir.

Somut olayda, davacının karayollarında işçi olarak çalıştığı, 1.800 TL gelirinin olduğu, davalının ise evhanımı olduğu, gelirinin bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Günün ekonomik koşulları, davalının nafakadan başka gelirinin bulunmaması ve ele geçen nafaka miktarı gözetildiğinde; nafakanın indirim koşulları oluşmadığından davanın reddine karar verilmesi gerekirken nafaka miktarından indirim yapılması doğru görülmemiştir

SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 02.11.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İÇTİHAT-31-

YARGITAY 3. Hukuk Dairesi
ESAS: 2015/10269
KARAR: 2015/17544
“NAFAKADA HAKKANİYET ÖLÇÜSÜ”
Taraflar arasındaki nafaka davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Y A R G I T A Y K A R A R I

Davacı dava dilekçesinde; davalı eşinin 2 ay önce evi terkettiğini ve kendisinin 16 aylık çocuğu ile birlikte baba evine sığınmak zorunda kaldığını belirterek; kendisi için aylık 1000 TL, müşterek çocuk için ise 500 TL olmak üzere toplam 1500 TL tedbir nafakasına hükmedilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı cevap dilekçesinde; evlilikleri süresince davacı ile aralarında sürekli tartışmalar yaşandığını ve davacının sözlü şiddetine maruz kaldığını, son tartışmada davacının kendisini kovması sebebiyle evden ayrıldığını, ayrıca nafaka ödeyecek gücü bulunmadığını belirterek, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece; davanın kısmen kabulü ile davacı kadın için aylık 250 TL, müşterek çocuk için aylık 150 TL tedbir nafakasının davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davacı vekilinin sair temyiz itirazları yerinde değildir.

Dava, ayrı yaşamda haklılık nedenine dayalı olarak açılmış, tedbir nafakası talebine ilişkindir.

Türk Medeni Kanunu’nun 197.maddesine göre, ayrı yaşamakta haklı olan eş diğer eşten tedbir nafakası isteminde bulunabilir. Tedbir nafakasının niteliği ve yasal düzenlemeler gereği eşler evlilik birliğinin giderlerine güçleri oranında katılmak zorundadırlar (TMK.madde 186/son). Buna göre evlilik birliğinin ortak giderleri olan kira, elektrik, yakıt, su ve benzeri giderlere davalı eş katılmak zorundadır.
Bu bağlamda; tedbir nafakası miktarı tayin edilirken, birliğin giderlerine katılmada eşlerin “ekonomik güçleri” ile müşterek yaşam sırasında davalının eş ve çocuklarına sağlamış olduğu yaşam düzeyi dikkate alınmalı, hakim; eşlerin birlikte yaşarken sürdürdükleri hayat seviyelerinin ayrı yaşamaları halinde de korumaları gerektiğini gözetmelidir.

Somut olayda; taraflar hakkındaki sosyal-ekonomik durumu araştırmasına göre, davacının ev hanımı olduğu, ailesi ile birlikte yaşadığı, gelirinin olmadığı, geçiminin ailesi tarafından sağlandığı; davalının ise taksi-dolmuş şoförü olarak çalıştığı ve aylık gelirinin 750 TL olduğu belirtilmesine karşın, davalının duruşmadaki beyanında aylık gelirinin asgari ücret olmakla birlikte zaman zaman değişiklik gösterdiğini belirtmesi ve tanık B.. D..’nun davalının kendisine aylık 2000 TL ücret aldığını söylediği yönündeki beyanları birlikte değerlendirildiğinde, davalın aylık gelirinin asgari ücret seviyesinden fazla olduğu; tarafların müşterek çocuğunun ise dava tarihi itibariyle 16 aylık olduğu anlaşılmaktadır.

Buna göre; tarafların gerçekleşen sosyal ve ekonomik durumları, nafakanın niteliği ve özellikle davalının tesbit edilen mevcut gelir durumuna göre mahkemece takdir edilen nafakalar bir miktar az olup, Türk Medeni Kanununun 4.maddesindeki hakkaniyet ilkesine uygun bulunmamıştır.

Hal böyle olunca mahkemece; davalı kocanın tesbit edilen geliri ile orantılı olacak ve onu zarurete düşürmeyecek şekilde TMK.nun 4.maddesindeki hakkaniyet ilkesine göre uygun bir nafakaya hükmedilmesi gerekirken, az miktarda nafaka takdiri usul ve yasaya aykırı olup, bu husus bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 10.11.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İÇTİHAT-32-

T.C.
YARGITAY
8. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO:2015/3525
KARAR NO:2015/8509
KARAR TARİHİ:16.04.2015

>YABANCI MAHKEME BOŞANMA DAVASI ,MAL REJMİ KATKI PAYI ALACAĞI ZAMAN AŞIMININ BAŞLANGIÇ TARİHİNİN, YABANCI MAHKEME İLAMIYLA İLGİLİ TANIMA VE TENFİZ KARARININ KESİNLEŞTİĞİ TARİH OLARAK KABUL EDİLMİŞTİR
N. K. ile L. A. aralarındaki dava hakkında Ankara 11. Aile Mahkemesi’nden verilen 18.11.2011 tarih ve 722/1559 sayılı hükmün Daire’nin 09.04.2013 gün ve 2012/11493-2013/5223 sayılı ilamıyla onanmasına karar verilmişti. Davacı vekili tarafından süresinde kararın düzeltilmesi istenilmiş olmakla; dosya incelendi, gereği düşünüldü:
K A R A R

Davacı, evlilik birliği içerisinde edinilen 911 ada 34 parselde kayıtlı 8 ve 9 nolu bağımsız bölümler ile davalı adına Merkez Bankası’nda açılan mevduat hesabına katkısı sebebiyle fazla hakkı saklı kalmak üzere şimdilik 300.000 TL katkı payı alacağının dava tarihinden itibaren faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı, 1993 yılında Ahlen Asliye Hukuk Mahkemesi kararı ile boşandıklarını, kararın 03.08.1993 tarihinde kesinleştiğini, TMK’nun 178. maddesinde belirtilen 1 yıllık zamanaşımı süresinin geçtiğini, davanın yetkili mahkemede açılmadığını, evlilik süresince çalıştığını, davacının bu dönemlerde kendisinden ayrı yaşadığından katkısının bulunmadığını, bankadaki paranın ise 27.01.1995 tarihinde açılan hesaba yatırıldığını bu bakımdan hak iddia edilemeyeceğini açıklayarak davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, yabancı mahkemece verilen boşanma kararının 03.08.1993 tarihinde kesinleştiği, katkı payı davasının ise bu tarihten itibaren 1 yıl içinde açılmadığı, ayrıca 10 yıllık genel zamanaşımı süresinin de dolduğu açıklanarak davanın reddine karar verilmiştir. Hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece 09.04.2013 gün ve 2012/11493 Esas ve 2013/5223 Karar sayılı kararla onanmıştır. Davacı vekili tarafından süresi içerisinde sunulan karar düzeltme isteği ile, dilekçede belirtilen nedenlerle, onama kararının düzeltilmesi, yerel mahkeme kararının bozulmasına karar verilmesi istenilmiştir.

Taraflar, 30.11.1971 tarihinde evlenmişler, Alman Ahlen Asliye Hukuk Mahkemesi’nde 04.06.1993 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne karar verilmesi üzerine boşanmışlar, hüküm 03.08.1993 tarihinde kesinleşmiştir. Söz konusu boşanma ilamı, Ankara 4. Aile Mahkemesi’nin 14.01.2015 tarihinde kesinleşen kararıyla tanınmıştır. Mal rejiminin tasfiyesine ilişkin temyize konu dava ise 23.05.2011 tarihinde açılmış, davalı tarafça, süresinde zamanaşımı def’inde bulunulmuştur.

Mahkemece, davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir.

5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 50. maddesi hükmüne göre, yabancı mahkemelerden hukuk davalarına ilişkin olarak verilmiş ve o Devlet kanunlarına göre kesinleşmiş bulunan ilamların Türkiye’de icra olunabilmesi yetkili Türk Mahkemesi tarafından tenfiz kararı verilmesine bağlıdır. Aynı Kanun’un 58/1. maddesine göre de, yabancı mahkeme ilamının kesin delil veya kesin hüküm olarak kabul edilebilmesi, yabancı ilamın tenfiz şartlarını taşıdığının mahkemece tespitine bağlıdır. 59. madde de ise, yabancı ilâmın kesin hüküm veya kesin delil etkisinin, yabancı mahkeme kararının kesinleştiği andan itibaren hüküm ifade edeceğine yer verilmiştir.

Karşılığı Mülga 2675 sayılı Kanun’da bulunmayan 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 59. maddesi, yabancı mahkemelerce verilen kararların maddi hukuk bakımından ülkemizde hüküm ifade etmeye başlayacağı tarihi göstermeye ilişkin olup, önemli bir eksikliğin giderilmesi bakımından oldukça yerinde bir düzenlemedir. Bu kanun maddesi gereğince; yabancı mahkemelerce verilen hukuk davalarına ilişkin ilamların maddi hukuka ilişkin etkisinin tanıma tenfiz kararının kesinleşmesinden sonra değil de, yabancı mahkeme ilamlarının kesinleşmesinden itibaren hüküm ifade edeceği belirlenmiştir. Söz konusu kanuni düzenleme sayesinde, özellikle ticaret, borçlar, miras ve aile hukuku yönünden maddi hukuk bakımından belirsizlik giderilmek suretiyle önemli haksızlıklar engellenmiştir.

Somut olay bakımından anılan Kanun maddelerinin değerlendirilmesi gerekirse; tanıma tenfiz kararı verilmek koşuluyla, eşler yabancı mahkemenin boşanmanın kabulüne ilişkin ilamının kesinleştiği tarihten itibaren boşanmış sayılırlar. Bu kanuni düzenlemeye göre, sonraki tarihlerde tanıma tenfiz kararı verilse dahi, evlilik birliği yabancı mahkeme ilamının kesinleştiği tarihte sona erer. 5718 sayılı Kanun’un 59. maddesiyle getirilen bu düzenleme sayesinde, eşler yabancı mahkeme ilamının kesinleştiği tarihten itibaren boşanmış sayılacaklarından tanıma tenfiz kararının verildiği tarihe kadar geçen ara dönemde birbirlerine mirasçı olmayacaklar, duruma göre doğan çocuk evlilik dışı doğmuş sayılacaktır. Bu düzenlemeyle, yabancı mahkeme ilamının kesinleştiği tarih ile tanıma tenfiz kararının kesinleştiği tarih arasındaki ara dönemdeki belirsizlik ortadan kaldırılmıştır. Aksi takdirde, bu dönemde, henüz tanıma tenfiz kararı verilmediğinden evliliğin devam ettiğinin kabulü gerekir ve beraberinde çözümü zor yeni uyuşmazlıklara neden olur. Açıklandığı üzere; 59.madde, yabancı mahkeme ilamının maddi hukuk bakımından etkisinin hüküm ifade edeceği döneme açıklık getirmiştir.

Sorun, dava hakkının kullanılmasında karşılaşılan zamanaşımı süresinin yabancı mahkeme ilamının kesinleşmesi tarihinde mi? Yoksa tanıma tenfiz kararının kesinleştiği tarihte mi? başlatılacağıdır.

Yabancı mahkemelerce verilmiş ve kesinleşmiş boşanma ilamı hakkında, Türk mahkemelerince tanıma tenfiz kararı verilmedikçe eşler Türk kanunlarına göre boşanmış sayılmayacaklarından, ara dönemde boşanmaya bağlı olarak Türkiye’de açılacak tazminat, nafaka ve mal rejiminin tasfiyesi gibi bazı dava haklarının kullanılması imkanı olmayacaktır. Başka bir anlatımla, bu ara dönemde açılan davaların, davanın görülebilirlik ön koşulu (evlilik devam ettiğinden) gerçekleşmediğinden reddedilmesi gerekecektir. Dairemiz, daha önceki tarihlerde verdiği kararlarda, mal rejiminin tasfiyesine ilişkin alacak davalarında, zamanaşımının yabancı mahkeme ilamının kesinleştiği tarihte başlatılması gerektiğini kabul etmekte idi. Bu görüşün benimsenmesi durumunda; tanıma-tenfiz kararından önceki ara dönemde, taraflar boşanmaya bağlı diğer dava haklarını kullanamayacak, ancak zamanaşımı işlemeye devam edecektir. Zamanaşımı, yabancı mahkeme kararının kesinleştiği tarihte başlayacağından, tanıma tenfiz kararından sonra açılacak davaların zamanaşımı süresinin geçmiş olması sonucu ile karşılaşılması kaçınılmaz olacaktır. Bu görüş, hak sahibinin haktan yararlanmasına izin vermeden, zamanaşımını başlatmak demektir ki; bu durum, hakkın özüne, hakkaniyete, toplum vicdanına ve adalete aykırıdır. Bu bakımdan Dairece görüş değişikliğine gidilerek, boşanmaya bağlı mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacak davalarında zamanaşımının başlangıç tarihinin, yabancı mahkeme ilamıyla ilgili tanıma/ tenfiz kararının kesinleştiği tarih olarak kabul edilmiştir.

Zamanaşımının işlemeye başlamayacağı, başlamışsa duracağı halleri düzenleyen 6098 sayılı Borçlar Kanunu’nun 153. maddesinin 6. fıkrasına göre (eBK 132/6); alacak, Türk mahkemelerinde ileri sürülemeyecek durumda ise zamanaşımı işlemez. Söz konusu kanuni düzenleme olmasa bile, modern hukuk öğretisi ve evrensel hukuk genel ilkelerine göre; ileri sürülmesi zamanaşımına bağlanan hakların kullanılmasında, zamanaşımı, söz konusu hakkın kullanılabilir duruma geldiği tarihte başlar. Bir hak kullanılabilir duruma gelmeden zamanaşımı işletilemez.

Bu bakımdan; bir alacak davası olarak mal rejiminin tasfiyesine ilişkin alacak davalarında zamanaşımı süresinin; boşanmaya bağlı dava haklarının kullanılabilir hale geldiği, tanıma/tenfiz kararının kesinleşmesi tarihinden başlatılması gerekir. Nitekim, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 15.07.2009 gün 8466/4071 ile 15.07.2009 gün 8466/14071 ve 8. Hukuk Dairesi’nin 08.06.2009 gün 2030/2937 sayılı içtihatlarıda aynı doğrultudadır.

Açıklanan nedenlerle, davanın süresinde açıldığı kabul edilerek iddia ve savunma çerçevesinde taraf delillerinin toplanarak bir karar verilmesi gerektiği yönünde yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesi gerekirken; bu hususların değerlendirilmemesi sonucu onandığı, karar düzeltme isteği sonucu yapılan incelemeyle belirlenmiş olduğundan; davacı vekilinin karar düzeltme isteğinin kabulüne; Dairenin 09.04.2013 gün, 2012/11493 Esas, 2013/5223 Karar sayılı onama ilamının ortadan kaldırılmasına ve açıklanan sebeplerle yerel mahkeme hükmünün BOZULMASINA, HMK’nun 442/1 maddesi gereğince ilama karşı karar düzeltme yolu kapalı bulunduğuna, 71,60 TL peşin harcın talep halinde davacıya iadesine, 16.04.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İÇTİHAT-33-

T.C.

YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2015/23725
K. 2015/24134
T. 16.12.2015
 
* TANIK BİLDİRME HAKKI (Davalıya Tanık Delili Dışında Belge Niteliğindeki Delillerle İlgili Kesin Mehil Verildiği/Bu Mehilin Tanık Bildirme Hakkını Düşürmeyeceği – Davalının Tahkikat Aşamasında Verdiği Dilekçesinde Tanıklarının İsim ve Adreslerini Bildirdiği/Davalının Gösterdiği Tanıkların Dinlenmesi İçin Gerekli Avansın Usulünce İstenmesi Avans Yükümlülüğünü Yerine Getirmesi Halinde Tanıkların Usulünce Çağrılıp Dinlenmesi Gerektiği)
* BOŞANMA (Katılma Yoluyla Tazminat ve Nafaka – Davalıya Tanık Delili Dışında Belge Niteliğindeki Delillerle İlgili Kesin Mehil Verildiği/Bu Mehilin Tanık Bildirme Hakkını Düşürmeyeceği)
 
* KESİN MEHİL (Boşanma/Katılma Yoluyla Tazminat ve Nafaka – Davalıya Tanık Delili Dışında Belge Niteliğindeki Delillerle İlgili Verilen Kesin Mehilin Tanık Bildirme Hakkını Düşürmeyeceği/Davalının Tahkikat Aşamasında Verdiği Dilekçesinde Tanıklarının İsim ve Adreslerini Bildirdiğinden Davalının Gösterdiği Tanıkların Dinlenmesi İçin Gerekli Avans Yükümlülüğünü Yerine Getirmesi Halinde Tanıkların Usulünce Çağrılıp Dinleneceği)
6100/m.94/1,140/5,324
ÖZET : Ön inceleme duruşmasında 6100 S.K. Md 140/5. maddesi uyarınca davalı-karşı davacıya verilen kesin mehil, tanık delili dışında, belge niteliğindeki delillerle ilgilidir. Bu mehil, tanık bildirme hakkını düşürmez. Davacı-karşı davalı erkek, tahkikat aşamasında verdiği 16.07.2013 tarihli dilekçesinde tanıklarının isim ve adreslerini mahkemeye bildirmiştir. Mahkemece, davalı-karşı davacının gösterdiği tanıkların dinlenmesi için gerekli avansın usulünce istenmesi (HMK.m.324) avans yükümlülüğünü yerine getirmesi halinde, gösterdiği tanıkların usulünce çağrılıp dinlenmesi ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek hasıl olacak sonucuna göre karar verilmesi gerekir. Açıklanan yönde işlem yapılmadan, eksik inceleme ile hüküm kurulması doğru bulunmamıştır.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davacı-karşı davalı erkek tarafından, her iki dava yönünden, davalı-karşı davacı kadın tarafından ise, katılma yoluyla tazminat ve nafaka miktarları yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
 
KARAR : Dava, 2.1.2013 tarihinde, karşı dava ise 14.3.2013 tarihinde açılmıştır. Mahkemece 18.06.2013 tarihinde ön inceleme duruşması yapılmış, bu duruşmada tarafların anlaşamadıkları hususlar tespit edildikten sonra, davacı-karşı davalı erkeğe delillerini bildirmek üzere iki haftalık kesin süre verilmiş ve tahkikat aşamasına geçilmesine karar verilerek, bu husus ve sonraki duruşmanın tahkikat duruşması olduğu taraflara bildirilmiştir. Davacı-karşı davalı vekili, 02.07.2013 tarihi dilekçe ile, davacı-karşı davalı ile görüşemediğinden tanık ve delillerini bildirmek üzere iki haftalık ek süre talep etmiştir. Tanık ve delillerini 16.7.2013 tarihinde bildirmiş, mahkeme ise 17.9.2013 tarihli tahkikat duruşmasında “Geçen celse Hukuk Muhakemeleri Kanununun 140/5. maddesi gereğince davacı-karşı davalı tarafa verilen iki haftalık kesin sürenin Hukuk Muhakemeleri Kanununun 94/1. maddesi anlamında kanunca belirlenen sürelerden olup hakim takdiri ile uzatılıp kısaltılmasının mümkün olmadığı anlaşıldığından, süresinden sonra sunulan tanık listesindeki tanıkların dinletilmesi talebinin reddine” şeklinde karar verilmiştir.
Ön inceleme duruşmasında Hukuk Muhakemeleri Kanununun 140/5. maddesi uyarınca davalı-karşı davacıya verilen kesin mehil, tanık delili dışında, belge niteliğindeki delillerle ilgilidir. Bu mehil, tanık bildirme hakkını düşürmez. Davacı-karşı davalı erkek, tahkikat aşamasında verdiği 16.07.2013 tarihli dilekçesinde tanıklarının isim ve adreslerini mahkemeye bildirmiştir. Mahkemece, davalı-karşı davacının gösterdiği tanıkların dinlenmesi için gerekli avansın usulünce istenmesi (HMK.m.324) avans yükümlülüğünü yerine getirmesi halinde, gösterdiği tanıkların usulünce çağrılıp dinlenmesi ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek hasıl olacak sonucuna göre karar verilmesi gerekir. Açıklanan yönde işlem yapılmadan, eksik inceleme ile hüküm kurulması doğru bulunmamıştır.
SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre davalı- karşı davacı kadının tüm, davacı-davalı erkeğin sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. 16.12.2015
İÇTİHAT-34-
BOŞANMA DAVASINDAN KISA SÜRE ÖNCE ELDEN ÇIKARILAN TAŞINMAZ.
YARGITAY 8. Hukuk Dairesi
ESAS: 2015/12278
KARAR: 2015/20136Davacı-birleşen dosyada davalı A… ile davalı-birleşen dosyada davacı T… aralarındaki katkı payı davasının kısmen kabulüne ve kısmen reddine dair Hatay 1. Aile Mahkemesinden verilen 05.03.2015 gün ve 708/182 sayılı hükmün duruşma yapılması suretiyle Yargıtay’ca incelenmesi davalı-birleşen dosyada davacı T.. G.. vekili tarafından istenilmiştir. Dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 10.11.2015 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü temyiz eden kimse gelmedi. Karşı taraftan davalı vekili Av. Ş.. G.. geldi. Duruşmaya başlanarak temyiz isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan ve hazır bulunanın sözlü açıklaması dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek dosya incelendi gereği düşünüldü:K A R A RDavacı-birleşen dosyada davalı Abdullatif vekili, evlilik içinde edinilen mal varlıkların erkek tarafından satın alındığını, bir kısmının erkek üzerine kayıtlı ise de bir kısmının da erkeğin işlerinin yoğunluğu ve Türkiye’ye gelememesi sebepleriyle kadın adına tescil edildiğini, kadının alımlarda katkısı bulunmadığını açıklayarak fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile dava dilekçesinde yazılı taşınmazların dava tarihi itibarıyla sürüm değerlerinin tespit edilerek katkı payına dayalı tazminat olarak 100.000,00 TL’nin dava tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiş, harcını tamamladığı 03.11.2014 tarihli dilekçe ile talebini toplam 951.905,65 tl olarak ıslah etmiş, birleşen davanın ise reddini savunmuştur.Davalı-birleşen dosyada davacı Tülün vekili, müvekkilinin de çalıştığını ve katkısı olduğunu, 876 parseli ise müvekkilinin babasının kızına hediye ettiğini, erkeğin alımlarda katkısı olmadığını açıklayarak asıl davanın reddini savunmuş, birleşen dosyada ise, dava dilekçesinde bildirdiği 6 parça taşınmazın ortak kazançla edinildiğini açıklayarak taşınmazlara ait 1/2 hissenin iptali ile Tülün adına tesciline, olmadığı takdirde fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere taşınmazların belirlenecek rayiç değerlerinin davacıya ait 1/2 hissesi (katkı payı) karşılığının dava tarihinden işleyecek yasal faizi ile tahsiline karar verilmesini istemiştir.Mahkemece, asıl dava yönünden davanın kabulüne, toplam 951.905,65 TL katkı payı alacağının 100.000 TL. bakımından 24.06.2009 dava tarihinden, 851.905,65 TL bakımından ise 03.11.2014 ıslah tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile davalı Tülün’den tahsiline, birleşen dava yönünden ise davanın kısmen kabulü ile .. 5 nolu bağımsız bölüm yönünden 13.500 TL, .. 524 sayılı parsel yönünden 18.150 TL, .. 175 ada 4 parsel yönünden 16.998,87 TL olmak üzere toplam 48.648,87 TL katkı payı alacağının 30.03.2009 dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile davalı Abdullatif’ten tahsiline, .. 337 ada 8 parsel, Odabaşı 1686 parselde 11 nolu bağımsız bölüm ile .. 940 parsel yönünden taleplerin reddine karar verilmesi üzerine hüküm davalı-birleşen dosyada davacı Tülün vekili tarafından temyiz edilmiştir.Maddi olayları ileri sürmek taraflara, hukuki nitelendirme yapmak ve uygulanacak kanun maddelerini belirlemek hakime aittir (6100 s.lı HMK 33 m). İddianın ileri sürülüş şekline göre dava, katkı payı alacağı isteğine ilişkindir.01.01.2002 tarihinden önce 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin (TKM) yürürlükte olduğu dönemde, eşler arasında yasal mal ayrılığı rejimi geçerliydi (TKM 170 m). TKM’de, mal rejiminin tasfiyesine ilişkin düzenleme mevcut olmadığından, eşlerin bu dönemde edindikleri malvarlığının tasfiyesine ilişkin uyuşmazlık, aynı kanunun 5.maddesi yollamasıyla Borçlar Kanunu’nun genel hükümleri göz önünde bulundurularak “katkı payı alacağı” hesaplama yöntemi kurallarına göre çözüme kavuşturulmalıdır. Zira Borçlar Kanunu, Medeni Kanunun tamamlayıcısı olarak kabul edilmiştir (eBK 544, TBK 646 m).Mal ayrılığı rejiminde; eşler kendi malları üzerinde tasarruf yetkisine ve intifa hakkına sahiptir ve mallarının idaresi kendisine aittir (TKM 186/1 m). Her birinin malları, geliri ve kendi kazançları yine kendilerine ait kişisel mallarıdır (TKM 189.m). Kadın veya kocanın, mal rejiminin devamı sırasında diğerinin edindiği malvarlığına katkısı nedeniyle katkı payı alacağı isteğinde bulunabilmesi için mutlaka para ya da para ile ölçülebilen maddi veya hizmet değeriyle katkıda bulunması gerekir.Mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu dönemde satın alınan tasfiyeye konu mala çalışma karşılığı elde edilen gelirlerle (maaş, gündelik, kar payı vs gibi) katkıda bulunulduğunun ileri sürüldüğü durumlarda; çalışarak, düzenli ve sürekli gelire sahip eşin, aksi kanıtlanmadıkça, yapabileceği tasarruf oranında katkıda bulunduğunun kabulü gerekir. Yargıtay’ın ve Dairemizin devamlılık gösteren uygulamaları da bu yöndedir.Bu açıklamalar doğrultusunda; öncelikle evlenme tarihinden, malın edinildiği tarihe kadar, eşlerin çalışma sürelerine ve gelirlerine ilişkin belgeler bulundukları yerlerden eksiksiz olarak getirtilmelidir. Çalışmanın sabit olmasına rağmen, bir kısım döneme ilişkin belgelere ulaşılamaması durumunda, ilgili meslek kuruluşlarından ve/veya bilirkişilerden o döneme ilişkin yaklaşık gelir durumu sorulup öğrenilerek, malın edinildiği tarihe kadar ki eşlerin tüm gelirleri ayrı ayrı belirlenmelidir. Sonra, her bir eşin alışkanlıkları, ekonomik ve sosyal statüleri gözetilerek, kişisel harcamaları ile ayrıca kocanın 743 sayılı TKM’nin 152.maddesi gereğince evi geçindirme yükümlülüğü nedeniyle yapabileceği harcama, eşlerin kendi gelirlerinden düşülerek, gerçekleştirebilecekleri tasarruf miktarları ayrı ayrı tespit edilmeli, daha sonra her eşin tasarruf miktarının, birlikte yaptıkları toplam tasarruf miktarı içerisindeki oranı belirlenmelidir. Her bir eşin bulunan bu tasarruf oranı, çalışmaları karşılığı elde ettikleri gelirleriyle malın alımına yaptıkları katkı oranı olarak kabul edilerek, tasfiyeye konu malın dava tarihi itibariyle belirlenecek sürüm (rayiç) değeri ile çarpılmak suretiyle katkı payı alacağı miktarları hesaplanır.Sözü edilen değer tespiti, belirleme ve hesaplamaların yapılabilmesi için gerek görülmesi durumunda konusunun uzmanı bilirkişi veya bilirkişilerden de yardım alınmalıdır. Tasfiyeye konu birden fazla malın bulunması durumunda, her biri için aynı yöntem uygulanır.
Somut olaya gelince; eşler, 26.06.1980 tarihinde evlenmiş, 26.12.2005 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün, 03.11.2008 tarihinde kesinleşmesiyle boşanmışlardır. Mal rejimi boşanma davasının açıldığı tarih itibarıyla sona ermiştir ( TMK 225/son). Sözleşmeyle başka mal rejiminin seçildiği ileri sürülmediğinden evlilik tarihinden 4721 sayılı TMK’nun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar mal ayrılığı (TKM 170.m), bu tarihten mal rejiminin sona erdiği tarihe kadar ise, edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir (4722 sayılı yasanın 10, TMK 202/1.m). Mal rejiminin tasfiyesinde eşlerin bağlı olduğu rejime ilişkin hükümler uygulanır (4721 s.lı TMK 179 m).1- Dosya kapsamı, toplanan deliller karşısında, Belen 1562 ada 1 parselin 28.08.1997, Harbiye 1283 parseldeki 4 nolu dairenin 26.10.2000, Dervişiye köyü 691 ada 8 parselin 24.01.1985 tarihinde Tülün adına, 175 ada 4 parselde zemin kat 1 nolu dairenin 11.09.1992, Kuşadası 164 ada 16 parselde 5 nolu meskenin 01.09.1989, Belen 524 parselin 02.08.1991 tarihinde Abdullatif adına, taraflar arasında mal ayrılığı rejimi geçerli iken edinildiklerine, her iki tarafın da çalışarak düzenli gelir elde ettikleri dosyaya getirtilen bir kısım tercüme sigorta belgeleri, gerek eldeki dosyada, gerekse boşanma dosyasında dinlenen taraf tanık beyanları ile ispatlandığına, az yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda taraf gelirleri ve TKM’nin 152.maddesi ile hakkaniyet de gözetilerek tespit edilen kadın için % 30, erkek için % 70 katkı oranları yerinde olduğuna, taşınmazların dava tarihleri itibarıyla taraflar lehine belirlenen katkı payı alacaklarına esas piyasa sürüm değerlerinin konusunda uzman bilirkişilerce değere etki edecek tüm olumlu olumsuz faktörlerle, serbest piyasa alım-satım rayiçleri de dikkate alınarak belirlendiğine, bu taşınmazlarla ilgili olarak bulunan katkı payı alacak miktarları usul ve yasaya uygun görüldüğüne, taleple bağlı kalındığına, Abdullatif adına edinilen ve Mahkemece birleşen dosyada redde karar verilen .. 337 ada 8 parselin 21.06.1993 tarihinde kadastro ile edinilmiş ise de kadastro sırasında Abdullatif adına 17.12.1974 tarihli tapu kaydı uygulandığına, yine .. köyü 1686 ada 11 nolu dairenin 23.10.1978, .. köyü 940 parselin ise 21.05.1977 tarihinde evlenme tarihinden önce edinildiklerinden tasfiyede dikkate alınma imkanları olamayacağına, bu taşınmazlarla ilgili verilen red kararı yerinde olup, bu yüzden 337 ada 8 parselle ilgili kamulaştırma sebebiyle Abdullatif adına hesapta bulunan kamulaştırma bedeli açısından ihtiyati tedbirin kaldırılmasına yönelik ek kararla ilgili temyiz isteği de incelenemeyeceğine göre davalı-birleşen dosyada davacı Tülün vekilinin aşağıda yazılı 876 parsel dışında kalan asıl ve birleşen dosyada dava konusu diğer taşınmazlarla ilgili diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.Her ne kadar dava konusu .. 691 ada 8 parsel, boşanma dava tarihinden kısa süre önce 16.09.2005 tarihinde Tülün tarafından elden çıkartılmış olduğundan tasfiyede dikkate alınması doğru ise de mal ayrılığı rejimi sırasında edinilen bu taşınmazın devri dikkate alınarak, katkı payı alacağı açısından TKM’nde bir hüküm bulunmamakla birlikte TMK’nın 230/2. maddesi gözetilerek 2009 yılı dava tarihindeki değerden hareketle hakkaniyete göre dikkate alınacak değer üzerinden katkı payı alacağının belirlenmesi gerekirken devir tarihindeki 2005 yılı değeri gözetilerek yazılı şekilde katkı payı alacağına hükmedilmesi hatalı ve bu taşınmazla ilgili hükmün bu yüzden bozulması gerekli ise de bu hata ve hükmedilen miktar Tülün lehine olduğundan, aleyhe bozma kuralı temyiz eden Tülün aleyhine bozma sevk edilemeyeceğinden temyiz edenin sıfatına göre bozma yapılmamış, bu husus eleştirilmekle yetinilmiştir.2- Tülün adına edinilen .. köyü 876 parsele gelince; bu taşınmaz 23.09.1989 tarihinde Tülün’ün babası Y.. G.. tarafından dava dışı üçüncü kişiden satın alınmış, 16.07.1990 tarihinde de babası tarafından kızı Tülün’e tapuda satış gösterilerek devredilmiştir. Mahkemece, alternatifli bilirkişi raporundaki taşınmazın edinilmiş mal olduğu kabul edilerek, katkı payı alacağı hesaplanmış ve Tülün aleyhine 489.025,66 TL katkı payı alacağına hükmedilmiştir.Taşınmazın babası tarafından kızı Tülün’e tapuda satış gösterilerek yapılan devrin dosya kapsamı ve toplanan deliller karşısında gerçekte bir karşılık alınmadan, karşılıksız kazanma yoluyla bedelsiz ve bağış niteliğinde olduğunun kabulü gerekir. Her ne kadar davacı Abdullatif vekili tarafından, esasen Tülün adına alınması için Tülün’ün babası Yaşar’a para gönderildiği, geçici olarak Yaşar’ın taşınmazı üzerine aldığı ve sonrasında kızı Tülün’e devrettiği, Yaşar’ın alımında para göndermek suretiyle katkıda bulunulduğu iddia edilmiş ise de bu hususta dosyada herhangi bir belge bulunmadığı gibi, konu ile ilgili dinlenen tanıklar da soyut,duyuma,Abdullatif’in anlattıklarına ve tahmine dayalı açıklamalarda bulunduklarına göre Abdullatif vekili iddiasını ispat edememiştir. Bu nedenle 876 parselin Tülün’ün kişisel malı olduğu kabul edilerek davacı Abdullatif’in bu taşınmazla ilgili açtığı davasının reddine karar verilmesi gerekirken Mahkemece 876 parselle ilgili de Abdullatif lehine 489.025,66 TL katkı payı alacağına hükmedilmesi doğru olmamıştır.SONUÇ : Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı-birleşen dosyada davacı Tülün vekilinin 876 parsel dışındaki taşınmazlarla ilgili diğer tüm temyiz itirazlarının reddine, ancak (2) numaralı bentte yazılı sebeplerle davalı-birleşen dosyada davacı Tülün vekilinin temyiz itirazları kısmen yerinde görüldüğünden kabulü ile usul ve yasaya aykırı bulunan hükmün Dervişiye köyü 876 parselle ilgili bölümünün 6100 sayılı HMK’nun Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, taraflarca HUMK’nun 388/4. (HMK m.297/ç) ve HUMK’nun 440/I maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, 17.085,80 TL peşin harcın istek halinde temyiz eden davalı-birleşen dosya davacısı T.. G..’e iadesine, 10.11.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.İÇTİHAT-35-

MAL REJİMİ

YARGITAY 8. Hukuk Dairesi
ESAS: 2015/18313
KARAR: 2015/20162

D… ve F…. aralarındaki mal rejiminden kaynaklanan alacak davasının kısmen kabulüne ve kısme reddine dair Bakırköy 2. Aile Mahkemesi’nden verilen 31.10.2013 gün ve 1024/834 sayılı hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili ile davalı vekili taraflarından süresinde istenilmiş olmakla; dosya incelendi, gereği düşünüldü:

K A R A R

Davacı Didem vekili, boşanma davasına karşı dava olarak açılan ve tefrik edilen davada, evlilik birliği içerisinde edinilen 2438 parsel 11 nolu bağımsız bölüm nedeniyle 85.000-TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı Fatih vekili, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davanın kısmen kabulü ile 20.000-TL’nin davalıdan tahsiline, fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmesi üzerine; hüküm, davacı vekili ile davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Maddi olayları ileri sürmek taraflara, hukuki nitelendirme yapmak ve uygulanacak kanun maddelerini belirlemek hakime aittir (6100 sayılı HMK 33. m). İddianın ileri sürülüş şekline göre dava, artık değere katılma alacağı isteğine ilişkindir.

Mal rejiminin devamı süresince, bir eşin sahip olduğu edinilmiş malda, diğer eşin artık değerin yarısı oranında katılma alacak hakkı vardır. Artık değere katılma alacağı; eklenecek değerlerden (TMK 229.m) ve denkleştirmeden (TMK 230.m) elde edilen miktarlar da dahil olmak üzere, eşin edinilmiş mallarının (TMK 219.m) toplam değerinden, bu mallara ilişkin borçlar çıktıktan sonra kalan artık değerin (TMK 231.m) yarısı üzerindeki diğer eşin alacak hakkıdır (TMK 236/1.m). Katılma alacağı Yasa’dan kaynaklanan bir hak olup, bu hakkı talep eden eşin gelirinin olmasına veya söz konusu mal varlığının edinilmesine, iyileştirilmesine ya da korunmasına katkıda bulunulmasına gerek yoktur.

Artık değere katılma alacak miktarı hesaplanırken, mal rejiminin sona erdiği sırada mevcut olan malların, bu tarihteki durumlarına göre, ancak tasfiye tarihindeki sürüm(rayiç) değerleri esas alınır (TMK 227/1, 228/1, 232 ve 235/1. m). Yargıtay uygulamalarına göre, tasfiye tarihi karar tarihidir.

Belirli bir malın eşlerden birine ait olduğunu iddia eden kimse, iddiasını ispat etmekle yükümlüdür. Eşlerden hangisine ait olduğu ispat edilemeyen mallar onların paylı mülkiyetinde sayılır. Bir eşin bütün malları, aksi ispat edilinceye kadar edinilmiş mal olarak kabul edilir (TMK 222. m).

Edinilmiş mallara katılma rejiminin tasfiyesinde, artık diğere katılma alacak miktarı hesaplanırken “eklenecek değerler” göz önünde bulundurulur. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 229. maddesine göre; eşlerden birinin mal rejiminin sona ermesinden önceki bir yıl içinde diğer eşin rızası olmadan, olağan hediyeler dışında yaptığı karşılıksız kazandırmalar ile mal rejiminin devamı süresince diğer eşin katılma alacağını azaltmak kastıyla yaptığı devirler mal rejiminin sona erdiği anda mevcutmuş gibi tasfiyeye dahil edilir. Mahkeme kararı, davanın kendisine ihbar edilmiş olması koşuluyla, kazandırma veya devirden yararlanan üçüncü kişilere karşı da ileri sürülebilir. Bu durumda, üçüncü kişi aleyhine sonradan aynı kanunun 241. maddesine göre alacak davası açıldığında 229. maddedeki kazandırma veya devir koşulların gerçekleşip gerçekleşmediği yeniden araştırma konusu yapılmayacaktır.

Bu tür uyuşmazlıklarda; öncelikle, davalı eş tarafından 229. madde sayılan amaç ve doğrultuda kazandırma veya devrin yapılıp yapılmadığı araştırılıp belirlenmelidir. Mahkemece, karşılıksız kazandırma veya devrin yapıldığının anlaşılması durumunda, söz konusu mal mevcut kabul edilerek yapılan hesaplamada davacı tarafın katılma alacak hakkının olup olmadığı, varsa miktarı saptanarak davalı eşten tahsili yönünde hüküm kurulmalıdır. Tasfiyede devredilen malvarlığının devir tarihindeki değeri esas alınır (TMK’nun 235/2. m).
Somut olaya gelince; eşler, 17.06.2007 tarihinde evlenmiş, 21.11.2011 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün kesinleşmesiyle boşanmışlardır. Mal rejimi boşanma davasının açıldığı tarih itibarıyla sona ermiştir (TMK 225/son). Sözleşmeyle başka mal rejiminin seçildiği ileri sürülmediğinden evlilik tarihinden mal rejiminin sona erdiği tarihe kadar edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir (4722 sayılı yasanın 10, TMK 202/1.m). Tasfiyeye konu 11 nolu bağımsız bölüm, eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu 03.07.2008 tarihinde satın alınarak, davalı eş adına tescil edilmiş, daha sonra 14.11.2011 tarihinde 3.kişiye satılarak devredilmiştir. Mal rejiminin tasfiyesinde eşlerin bağlı bulunduğu rejime ilişkin hükümler uygulanır(TMK 179.m).

1- Dosya muhtevasına, dava evrakı ile yargılama tutanakları münderecatına ve mevcut deliller mahkemece takdir edilerek karar verildiğine, takdirde bir isabetsizlik bulunmadığına, TMK’nun 222/son maddesine göre bir eşin bütün malları aksi ispat edilinceye kadar edinilmiş mal kabul edildiğine, davalı tarafın kişisel mal savunması dosya kapsamına göre kanıtlanamadığına, tasfiyeye konu taşınmaz edinilmiş mal niteliğinde bulunduğuna göre, davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddine,

2- Davacı vekilinin temyiz itirazlarına gelince; yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca tasfiyeye konu taşınmazın boşanma dava tarihinden kısa bir süre önce 14.11.2011 tarihinde 3. kişiye satılarak devir edilmişse de, TMK’nun 229. maddesi gereğince tasfiyede dikkate alınması gerekir. Bu durumda mahkemece tasfiyeye konu taşınmaz mevcut ve edinilmiş mal kabul edilerek TMK’nun 235/2.maddesi uyarınca devir tarihindeki sürüm (rayiç) değeri olarak belirlenen bedel üzerinden davacı lehine katılma alacağına hükmedilmesi gerekirken, aksine düşüncelerle ve hukuki dayanağı olmayan hesaplama yöntemi ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının yukarıda (1.) nolu bentte gösterilen nedenlerle reddine, davacı vekilinin işin esasına yönelik temyiz itirazlarının yukarıda (2.) nolu bentte gösterilen nedenlerle kabulüyle hükmün 6100 sayılı HMK’nun Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, bozma nedenine göre davacı vekilinin vekalet ücretine yönelik temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına,taraflarca HUMK’nun 388/4. (HMK m.297/ç) ve HUMK’nun 440/I maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, 341,50 TL peşin harcın istek halinde temyiz eden davacıya iadesine ve 365,80 TL peşin harcın istek halinde temyiz eden davalıya iadesine, 11.11.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İÇTİHAT-36-

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi
ESAS: 2015/17949
KARAR: 2015/24675

İDRAK YAŞINA GELMİŞ ÇOCUĞUN VELAYET HAKKINDA GÖRÜŞÜNÜN ALINMASI

Yukarıda tarihi, konusu ve tarafları gösterilen hükmün; bozulmasına dair Dairemizin 27.04.2015 gün ve 22102-8427 sayılı ilamıyla ilgili karar düzeltme isteminde bulunulmakla, evrak okundu, gereği düşünüldü;

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe girmiş ise de, bu Kanuna 6217 sayılı Kanunla ilave edilen geçici 3. maddenin (1.) bendinde, Bölge Adliye Mahkemelerinin göreve başlama tarihine kadar, 1086 sayılı Kanunun kanun yollarına ilişkin hükümlerinin uygulanmasına devam olunacağı hükme bağlandığından, karar düzeltme talebinin incelenmesi gerekmiştir.

Davacı anne açmış olduğu dava ile; 13.10.2010 tarihinde kesinleşen boşanma hükmüyle müşterek çocukların velayetinin babaya verildiğini, babanın 10.11.2012 tarihinde öldüğünü beyan ederek çocuklar hakkında velayet düzenlemesi yapılarak velayetlerin anneye verilmesini talep etmiş, mahkeme verilen ret kararının davacı tarafça temyizi üzerine Dairemizin 2014/22102 esas, 2015/8427 karar sayılı ve 27.04.2015 tarihli ilamı ile “anne yanında kalmalarının çocukların bedeni, fikri ve ahlaki gelişmelerine engel olacağı yönünde ciddi sebep ve delillerin mevcut olmadığı görülmediğinden babanın üvey kız kardeşinin yanında yaşamakta olan çocukların velayetinin anneye verilmesi gerektiği” gerekçesiyle hüküm bozulmuştur. Haklarında velayet düzenlemesi talep edilen çocuklardan Merve’nin 27.06.2004, Mevlüt Kağan’ın ise 15.03.2006 doğumlu oldukları ve yargılama sırasında idrak çağında bulundukları halde mahkemece velayet konusunda çocukların görüşüne başvurulmadığı temyiz incelemesinde gözden kaçmıştır. Bu sebeple davalı Hatice’nin karar düzeltme isteğinin kabulüne Dairemizin 2014/22102 esas, 2015/8427 karar sayılı ve 27.04.2015 tarihli bozma kararının tamamen kaldırılmasına, hükmün; idrak çağında olduğu anlaşılan çocukların Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesinin 3. ve 6. ve Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesinin 12. maddeleri uyarınca velayet düzenlemesi konusunda mahkemece görüşlerinin alınması, bu görüşün değerlendirilmesi ve ayrıca çocukların üstün yararının tespiti bakımından, mahkemece gerekli görülmesi halinde 4787 sayılı Kanunun 5. maddesi uyarınca yeniden uzman veya uzmanlar görevlendirilip, alınacak rapor diğer delillerle birlikte değerlendirilerek, gerçekleşecek sonucuna göre çocukların velayetleri hakkında bir karar verilmesi gerekirken, bu konuda eksik incelemeyle yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olduğundan mahkeme kararının değişik gerekçeyle bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir.

SONUÇ: Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 440-442. maddeleri gereğince karar düzeltme isteğinin kabulüne, Dairemizin 27.04.2015 tarih, 2014/22102 esas ve 2015/8427 karar sayılı bozma kararının tamamen kaldırılmasına, mahkeme kararının yukarıda gösterilen değişik gerekçe ile BOZULMASINA, karar düzeltme harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, oybirliğiyle karar verildi. 22.12.2015(Salı)

İÇTİHAT-37-

H. M.K- MADDE 140 :

(1) Hâkim, ön inceleme duruşmasında, dava şartları ve ilk itirazlar hakkında karar verebilmek için gerekli görürse tarafları dinler; daha sonra, tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları tek tek tespit eder.

(2) Uyuşmazlık konularının tespitinden sonra hâkim, tarafları sulhe teşvik eder; bu konuda sonuç alınacağı kanaatine varırsa, bir defaya mahsus olmak üzere yeni bir duruşma günü tayin eder.

(3) Ön inceleme duruşmasının sonunda, tarafların sulh faaliyetinden bir sonuç alıp almadıkları, sonuç alamadıkları takdirde anlaşamadıkları hususların nelerden ibaret olduğu tutanakla tespit edilir. Bu tutanağın altı, duruşmada hazır bulunan taraflarca imzalanır. Tahkikat bu tutanak esas alınmak suretiyle yürütülür.

(4) Ön inceleme tek duruşmada tamamlanır. Zorunlu olan hâllerde bir defaya mahsus olmak üzere yeni bir duruşma günü tayin edilir.

(5) Ön inceleme duruşmasında, taraflara dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları için iki haftalık kesin süre verilir. Bu hususların verilen kesin süre içinde tam olarak yerine getirilmemesi hâlinde, o delile dayanmaktan vazgeçilmiş sayılmasına karar verilir.

T.C
YARGITAY
2.HUKUK DAİRESİ
ESAS NO.2013/ 6356
KARAR NO.2013/18904
KARAR TARİHİ. 03.07.2013)

Davalının davaya süresinde cevap vermemiş olması, delil bildirme ve savunmasını ispat etme hakkını ortadan kaldırmaz.

Delil çekişmeli vakıalar için gösterilir (HMK. Md. 187/1).Taraflar arasındaki çekişmeli hususlar ise ön inceleme duruşmasında belirlenir (HMK. Md. 140/1). Tahkikat tespit edilen çekişmeli hususların çözümü için yürütülür. O halde davalıya tanıklarını göstermesi için süre verilmeli, gösterdiği takdirde, tanıkları savunması çerçevesinde dinlenmeli ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek hasıl olacak sonucu uyarınca karar verilmelidir.

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davalı tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Mahkemece; “davalının cevap dilekçesinde tanık deliline dayanmadığı, daha sonra dilekçeler teatisinde de tanık ve delil bildirmediği” gerekçesiyle davalı tarafın delilleri toplanmadan davacı delilleri ile sonuca gidilmiştir.

Davalının davaya süresinde cevap vermemiş olması, delil bildirme ve savunmasını ispat etme hakkını ortadan kaldırmaz. Davaya süresinde cevap verilmemesinin sonucu, davacının dava dilekçesinde ileri sürdüğü vakıaların tamamının inkar edilmiş olmasıdır (HMK. md. 128). Bu böyle olmakla birlikte süresinde davaya cevap vermeyen davalı, Hukuk Muhakemeleri Kanununun 145/1. maddesindeki hal dışında, davacıya kusur isnat edemez ise de, davacının iddiasını dayandırdığı vakıaların gerçekte vukuu bulmadığına, diğer bir ifade ile evlilik birliğini temelinden sarsar nitelikte bir hadisenin mevcut olmadığına yönelik olarak kanunda belirtilen süre içinde olmak koşuluyla delil bildirebilir.

Aksinin kabulü, bir kez cevap süresini kaçırmış veya davaya cevap vermemiş olan davalının bundan sonra delil bildirememesi sonucunu doğurur. Bu ise Hukuk Muhakemeleri Kanununun 27’nci maddesinde yer alan hukuki dinlenilme hakkını zedeler.

Tarafların, dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları “belge” niteliğindeki delillerini sunmaları için ön inceleme duruşmasında iki haftalık kesin süre verilmesi yasal olarak mümkün (HMK. md. 140/5) iken, uyuştukları ve ayrıştıkları hususlar henüz belirlenmeden tarafların, ön inceleme duruşmasından önce davanın daha başında (tensiple) “tanık bildirmelerini” beklemek doğru olmadığı gibi, bu yönde tensiple kesin mehil verilse bile, bu hukuki sonuç doğurmaz.

Çünkü delil çekişmeli vakıalar için gösterilir (HMK. md. 187/1).Taraflar arasındaki çekişmeli hususlar ise ön inceleme duruşmasında belirlenir (HMK. md. 140/1). Tahkikat tespit edilen çekişmeli hususların çözümü için yürütülür. O halde davalıya tanıklarını göstermesi için süre verilmeli, gösterdiği takdirde, tanıkları savunması çerçevesinde dinlenmeli ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek hasıl olacak sonucu uyarınca karar verilmelidir. Bu yapılmadan eksik inceleme ile hüküm tesisi doğru bulunmamıştır.

KARAR : Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliği ile karar verildi. 03.07.2013

İÇTİHAT-38-

T.C.
YARGITAY
2.HKUK DAİRESİ
ESAS NO: 2013/16048
KARAR NO: 2013/29319
KARAR TARİHİ: 11.12.2013
Davalının davaya süresinde cevap vermemiş olması, delil bildirme ve savunmasını ispat etme hakkını ortadan kaldırmaz.
Dava: Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davalı tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: Dava, 27.07.2012 tarihinde açılmıştır. Mahkemece ön incelemenin duruşmalı yapılmasına ve davalıya delillerini bildirmesi için ihtar gönderilmesine karar verilmiş ve bu ihtar taraflara tebliğ edilmiştir. Davacı ön inceleme duruşmasından önce delil listesini ibraz etmiş, davalı ise cevap süresi geçtikten sonra cevap ve delil listesi sunmuştur, ön inceleme duruşması yapılmış ve tarafların anlaşamadıkları hususlar tespit edilmiştir. Davalı tarafından bildirilen tanıklar, süresinde bildirilmediği gerekçesiyle dinlenmesi talebinin reddine karar verilmiştir. Ön inceleme duruşması yapılmadan, tensiple taraflara, dilekçelerinde göstermiş oldukları ve belge niteliğindeki delilleri sunmaları veya bulundukları yerlerle ilgili açıklamada bulunmaları (HMK md. 140/5) için süre verilmesi bu anlamda sonuç doğurmaz. Öte yandan; delil, çekişmeli vakıaların ispatı için gösterilir (HMK md. 187/1). Ön inceleme duruşması yapılmadan, tarafların üzerinde anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar belirlenmeden, tarafların tanık listesi vermeleri de beklenemez.

Bu sebeple süresinde cevap ve delil bildirmeyen davalının, davacının dava dilekçesinde dayandığı vakıaları inkar etmiş olacağına göre, ön inceleme duruşmasından önce bildirdiği tanıkların da bu doğrultuda dinlenmesi gerekirken, eksik inceleme ile hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.

Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre diğer temyiz itirazlarının incelenmesine bu aşamada yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 11.12.2013 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY

Dava 27.07.2012 tarihinde açılmış; davalı yasal süresinden sonra cevap dilekçesi adıyla bir dilekçe ile ön inceleme duruşmasından önce delil listesi vermiştir. Süresinden sonra verildiğinden; bu dilekçeye cevap dilekçesi (HMK. md. 129, 317) niteliği verilemeyeceği gibi, kanunda dilekçelerin karşılıklı olarak verilmesi aşamasında (HMK. md. 126-136) kullanılabileceği belirtilen bir kısım hakların (HMK. md. 116,141) bu dilekçeyle ileri sürülebileceği de kabul edilemez. Süresi içinde cevap dilekçesi vermemiş olan davalı, davacının dava dilekçesinde ileri sürdüğü vakıaların (HMK. md.119/1-e) tamamını inkar etmiş sayılır (HMK md. 128). Dilekçelerin karşılıklı olarak verilmesi aşamasının (HMK.md.126-136) tamamlanmasıyla birlikte ön inceleme aşamasına (HMK.md. 137-142) geçilir. Süresinde cevap dilekçesi verilmemiş ise, cevap için öngörülmüş sürenin (HMK.md.127) bitmesiyle birlikte,dilekçelerin verilmesi aşaması tamamlanmış olur ve artık ön inceleme aşamasına geçilmesine bir engel kalmaz. Usulüne uygun olarak yapılan ön incelemede hakim; özellikle tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususu belirleyerek uyuşmazlık konularını tespit edecektir (HMK md.140/1,2). Cevap vermemiş olan davalı, savunmasını herhangi bir vakıaya dayandırmış olamayacağı ve sadece davacının dayanağı vakıaların tamamını inkar etmiş durumuna düşeceğinden; bu durumdaki bir boşanma davasında, uyuşmazlık konusu artık davacının dayandığı vakıalar olacaktır. Böyle bir durumda; davalının savunması da buna bağlı olarak, ancak davacının dayandığı vakıaların gerçek olmadığına (çürütülme=karşı ispat) yönelik ispat faaliyeti ile sınırlı olacaktır. Yukarıda da açıklandığı gibi, uyuşmazlık konusu ön incelemede belirleneceğine göre; cevap vermeyen ve daha önce delil bildirmeyen davalının; sadece davanın inkarı ile sınırlı olarak ön inceleme aşamasının sonuna kadar ve duruma göre tahkikat aşamasında (HMK. md. 143-183) da delil bildirme ve bunların toplanmasını talep etme hakkına sahip olduğunun kabulü gerekir. Buna karşılık açıklanan duruma düşmüş olan davalı; davacıya yönelik farklı bir vakıanın varlığını ileri süremeyecek ve bunun ispat faaliyetinde de bulunamayacaktır.

Bu durumda davalının ön inceleme aşamasından önce delillerini bildirdiğine göre; yukarıda açıklanan çerçevede değerlendirilmek üzere, gösterdiği delillerinin usulünce toplanması ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek; tarafların kusur dağılım ve derecesinin takdiri ile tarafların boşanmanın ferilerine ilişkin taleplerinin karara bağlanması gerekirken; bu konularda eksik incelemeyle yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Temyiz edilen hükmün açıkladığım yönde bozulması gerektiği inancındayım. Bu bakımdan; değerli çoğunluğun bozma sonucuna katılmakla birlikte, bozma gerekçesine kısmen katılmıyor ve hükmün açıkladığım gerekçeyle bozulması gerektiğini düşünüyorum.

İÇTİHAT-39-

T.C.
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi
Esas No:2015/12448
Karar No:2016/2837
“YAĞLI ve BAHARATLI YEMEK YAPMAKTA ISRAR KUSUR SAYILIR”
“kadının kayınvalidesinin boyunun kısalığını kastederek alaycı ve gülerek konuşmalar yaptığı, eşinin isteğinin aksine yemekleri sürekli yağlı ve baharatlı yaptığı, erkeğin babasının eşine hakaret ettiği ve davacı-davalı erkeğin ailesinin yanına giden eşine “gel eşyalarını topla” diyerek mesaj attığı ve anahtarları istediği anlaşılmaktadır.”

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davacı-davalı erkek tarafından, kadının kabul edilen boşanma davası, kusur belirlemesi, tazminatlar ve nafakalar yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
1-Mahkemece; davacı-davalı erkek ağır kusurlu kabul edilmek suretiyle davave birleşen boşanma davalarının kabulüne karar verilmiştir. Toplanan delillerden; mahkemenin de belirlemiş olduğu kusurlara göre kadının kayınvalidesinin boyunun kısalığını kastederek alaycı ve gülerek konuşmalar yaptığı, eşinin isteğinin aksine yemekleri sürekli yağlı ve baharatlı yaptığı, erkeğin babasının eşine hakaret ettiği ve davacı-davalı erkeğin ailesinin yanına giden eşine “gel eşyalarını topla” diyerek mesaj attığı ve anahtarları istediği anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu durum karşısında boşanmaya sebep olan olaylarda tarafların eşit kusurlu olduğunun kabulü gerekir. Evlilik birliğinin devamında davalı-davacı kadın eş bakımından korunmaya değer bir yarar kalmadığı görülmekle, tarafların boşanmalarına karar verilmiş olması, bu sebeple sonucu itibarıyla doğru bulunduğundan, boşanma hükmünün kusura ilişkin gerekçesinin değiştirilmek suretiyle onanmasına (HUMK m. 438/Son) karar vermek gerekmiş aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları da yerinde görülmemiştir.
2-Yukarıdaki bentte açıklanan sebeple boşanmada taraflar eşit kusurlu olduğuna göre davalı-davacı kadın lehine maddi (TMK m. 174/1) ve manevi (TMK m. 174/2) tazminat takdiri doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu bölümlerinin ise yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple kadının davasının kabulüne ilişkin hükmün kusura ilişkin gerekçesi değiştirilmek suretiyle ONANMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içindekarar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. 17.02.2016 (Çrş)

İÇTİHAT – 40-C. Karar

VII. Miras hakları

Madde 0181:

Boşanan eşler, bu sıfatla birbirlerinin yasal mirasçısı olamazlar ve boşanmadan önce yapılmış olan ölüme bağlı tasarruflarla kendilerine sağlanan hakları, aksi tasarruftan anlaşılmadıkça, kaybederler.

 (14.04.2011 tarih ve 27905 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 6217 sayılı Kanunun 19 uncu maddesiyle değişen şekli. Yürürlük: 01.10.2011) Boşanma davası devam ederken, ölen eşin mirasçılarından birisinin davaya devam etmesi ve diğer eşin kusurunun ispatlanması halinde de yukarıdaki fıkra hükmü uygulanır.

T.C.
YARGITAY
İkinci Hukuk Dairesi

Esas No : 2013/14091

Karar No : 2013/28040

Tarih : 28.11.2013

Boşanma davası 06.10.2010 tarihinde açılmış; davacı, dava devam ederken 07.12.2012 tarihinde ölmüştür. Bu halde evlilik ölümle sona ermiştir. Mahkemece, bu durum nazara alınarak boşanma davası konusuz kaldığından esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına, davalı eşin kusurlu olduğunun tespitine karar verilmiştir.Boşanma davası devam ederken ölen eşin mirasçılarına, diğer eşin kusurunun tespiti bakımından davaya devam etme hakkı tanınmış, mirasçılık sıfatı bulunmayanlara bu hak verilmemiştir. Miras bırakanın birinci derecede mirasçısı olarak altsoyu mevcut olup, ölen davacının anası, babası ve kardeşlerinin yasal mirasçılık sıfatları bulunmadığı gibi atanmış mirasçılıkları da söz konusu olmadığından, boşanma davasına diğer eşin kusurunun tespiti bakımından devam etme hakları bulunmadığı gözetilmelidir.Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm, davalı tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Türk Medeni Kanununun 181/2. maddesi; boşanma davası devam ederken ölen eşin mirasçılarına, diğer eşin kusurunun tespiti bakımından davaya devam etme hakkı tanımış, mirasçılık sıfatı bulunmayanlara bu hakkı vermemiştir. Diğer bir ifade ile, mirasçı olmayanların, diğer eşin kusurunun tespiti için açılmış olan davayı sürdürme hakları mevcut değildir. Dosyaya alınan nüfus kayıtlarından; ölen davacının, Esra ve Sultan isimli çocuklarının olduğu, dava sırasında da davalının 04.01.2012 doğumlu “İbrahim” adlı bir çocuk dünyaya getirdiği anlaşılmaktadır. Evlilik içinde dünyaya gelen bu çocuklardan 16.08.2003 doğumlu Sultan’ın soybağı davacı tarafından sağlığında reddedilmiş, bu karar kesinleşmiştir. Bu kararın kesinleşmesiyle Sultanla ölen davacı arasındaki soybağı, doğum anından geçerli olmak üzere ortadan kalkmıştır. Dava sırasında 04.01.2012 tarihinde dünyaya gelen İbrahim’in soybağının reddiyle ilgili davacı tarafından sağlığında açılmış olan 2012/209 esas sayılı davanın ise halen derdest olduğu görülmektedir. 27.03.2001 doğumlu diğer çocuk Esra bakımından ise, soybağı konusunda bir uyuşmazlık ve çekişme yoktur. Bu duruma göre, mirasbırakanın birinci derecede mirasçısı olarak altsoyu mevcuttur. Altsoyu bulunmayan mirasbırakanın mirasçısı ana ve babasıdır (TMK m. 496/1). Şu halde, altsoyda mirasçısının bulunması halinde miras, ikinci zümreye (ana, baba ve kardeşlere) geçmez. Bu bakımdan mirasçı olarak altsoyu bulunan ölen davacının anası, babası ve kardeşlerinin “yasal mirasçılık” sıfatları bulunmadığı gibi atanmış mirasçılıkları da söz konusu olmadığına göre, boşanma davasına, “diğer eşin kusurunun tespiti” bakımından devam etme haklarının bulunmadığı nazara alınmadan, bunların takip ettiği davaya devamla kusur tespitiyle ilgili hüküm kurulması doğru bulunmamıştır. Böyle bir durumda mahkemece yapılacak iş, davaya devam edilmesi talebinde bulunanların bu taleplerinin reddine karar vermekten ibarettir. Bu yönde karar verilmek üzere kusur tespitine ilişkin kararın bozulması gerekmiştir.

Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple (BOZULMASINA), temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 28.11.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İÇTİHAT -41-

-FERAGAT NE ZAMAN KESİNLEŞİR-

T.C.
YARGITAY
İkinci Hukuk Dairesi Esas No : 2012/22544 Karar No : 2013/08332 Tarih : 27.03.2013

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davacı (koca) tarafından; usulden reddedilen dava yönünden, davalı (kadın) tarafından ise; tedbir nafakasına hükmedilmemiş olması yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR

  1. Davacı kocanın temyiz itirazının incelenmesinde;Davacı Koca 18.04.2001 tarihinde boşanma davası açmış, 25.04.2001 tarihinde davasından feragat etmiş, dava feragat sebebiyle 01.05.2001 tarihinde reddedilmiştir. Feragat bu iradenin mahkemeye ulaşması koşuluyla açıklandığı tarihte kesin bir hükmün hukuki sonuçlarını doğurur (HUMK m. 95, HMK m. 309). Feragat üzerine verilen kararın şeklen kesinleşmesinin beklenmesine gerek yoktur. Bu nedenle boşanma ve ayrılık davasından feragat halinde dava derdest olmaktan çıkar. O halde derdestlik koşullarının gerçekleşmediği nazara alınarak derdestlik itirazının reddi ile işin esasının incelenmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.
  2. Davalı kadının temyiz itirazının incelenmesine gelince;Boşanma veya ayrılık davası açılınca hakim, davanın devamı süresince, gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına (TMK. md. 186/1), geçimine (TMK m. 185/3), malların yönetimine (TMK. m. 223, 242, 244, 262, 263, 264, 267, 215) ve çocukların bakım ve korunmasına (TMK. m. 185/2) ilişkin geçici önlemleri kendiliğinden (resen) almak zorundadır (TMK. m. 169). O halde; TMK.nun 185/3. ve 186/3. maddeleri uyarınca, tarafların ekonomik ve sosyal durumları da gözetilerek dava tarihinden geçerli olmak üzere davalı kadın ve müşterek çocuk Gaye yararına uygun miktarda tedbir nafakasına hükmedilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı bulunmuştur.

Temyiz edilen hükmün yukarıda 1. bentte gösterilen sebeplerle davacı koca yararına, 2. bentte açıklanan sebeplerle davalı kadın yararına (BOZULMASINA), işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliği ile karar verildi.

İÇTİHAT-42-

YARGITAY Hukuk Genel Kurulu
ESAS: 2013/1689
KARAR: 2015/1033

Taraflar arasındaki “boşanma ve tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Küçükçekmece 1.Aile Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 17.03.2011 gün ve 2010/118 E.-2011/220 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2.Hukuk Dairesinin 02.05.2012 gün ve 2011/15444 E.-2012/11578 K. sayılı ilamı ile;

(…Toplanan delillerden davacı kadının eşine hakaret ettiği, ortak yaşam sürerken ikinci bir konut edinerek eşiyle birlikte yaşamaktan kaçındığı, buna karşılık davalı kocanın ise, güven sarsıcı davranışlar içine girdiği, eşine fiziksel şiddet uyguladığı ve eşini tehdit edip bu eyleminden dolayı ceza mahkemesince cezalandırılmasına karar verilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Açıklanan bu olaylara göre boşanmaya neden olan olaylarda her iki tarafta kusurlu olmakla birlikte; davalı kocanın daha ağır kusurlu olduğunun kabulü gerekir. Durum böyleyken; mahkemece tarafların eşit kusurlu olarak kabul edilmesi ve bu hatalı kusur belirlemesine bağlı olarak, davacının maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddine karar verilmesi isabetsiz olmuş; bozmayı gerektirmiştir…)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

S O N U Ç : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcını yatırana geri verilmesine, 13.03.2015 gününde oybirliği ile karar verildi.

İÇTİHAT-43-

T.C.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi

Esas No:2014/15182
Karar No:2014/26038

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı-karşı davacı (kadın) tarafından her iki dava yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
1-Mahkemece taraflar eşit kusurlu kabul edilerek boşanma kararı verilmiş ise de; yapılan soruşturma ve toplanan delillerden davalı-karşı davacı (kadın)’ın eşine hakaret ettiği ve eşinin ailesini istemediği, buna karşılık davacı-karşı davalı (koca)’nın da eşine şiddet uyguladığı ve evlilik birliğine ailesinin müdahalesine izin verdiği anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu durum karşısında boşanmaya neden olan olaylarda davacı (koca) daha ziyade kusurludur. Hal böyle iken tarafların eşit kusurlu kabul edilmesi doğru değil ise de,davacı-karşı davalı (koca)’nın davası yönünden Türk Medeni Kanununun 166/2 maddesi koşulları gerçekleştiğine göre verilen boşanma kararı bu sebeple sonucu itibariyle doğru olup, davalının bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının reddi ile boşanmaya ilişkin hükmün kusura ilişkin gerekçesi değiştirilmek suretiyle onanmasına karar verilmesi gerekmiş (HUMK 388/son) ve davalı-karşı davacı (kadın)’ın aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları da yerinde görülmemiştir.
2-Boşanmaya sebep olan olaylarda, davacı-karşı davalı (koca)’nın yukarıda açıklanan sebeple ağır kusurlu olduğu gerçekleştiğine göre, boşanma yüzünden mevcut ve beklenen menfaatlari zedelenen ve boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakları saldırıya uğrayan davalı-karşı davacı (kadın) yararına Türk Medeni Kanununun 174/1-2. maddesi gereğince uygun miktarda maddi ve manevi tazminat takdir edilmesi gerekirken, bu isteklerin reddi doğru bulunmamıştır.
SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukkrıda (2.) bentte gösterilen sebeple davalı-karşı davacı (kadın) yararına BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu bölümlerinin ise yukarıda (1.) bentte gösterilen sebeple boşanma hükmünün kusura ilişkin gerekçesi değiştirilmek suretiyle ONANMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.18.12.2014

İÇTİHAT-44-

NOT: Bizim temyiz ettiğimiz dosya.

Y A R G I TA Y

  1. Hukuk Dairesi

ESAS NO       2015/15120     :KARAR NO: 2016/6438    

Y A R G I T A Y İ L A M I

İNCELENEN KARARIN    :

MAHKEMESİ                      : Mersin 1. Aile Mahkemesi

TARİHİ                                 : 08/05/2015

NUMARASI                         : 2014/411-2015/280

DAVACI-DAVALI               :

VEKİLİ                                 : Av. Necdet YILDIRIM

DAVALI-DAVACI               :

DAVA TÜRÜ                        : Karşılıklı Boşanma

TEMYİZ EDEN                     :Taraflar

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm taraflarca temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Tefhim edilen kısa kararda her iki boşanma davasının kabulüne karar verilmiş, gerekçeli kararda ise sadece davacının davasının kabulüne denmek suretiyle kısa karar ile gerekçeli karar arasında çelişki yaratılmıştır.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 294/3. maddesi uyarınca, hükmün tefhimi her halde hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçirilerek okunması suretiyle olur. Gerekçeli karar, tefhim edilen hüküm sonucuna aykırı olamaz (6100 s. HMK m. 298/2). Buna göre, tefhim edilen hüküm sonucu yanlış da olsa, gerekçeli kararın, tefhim edilen hüküm sonucuna uygun düzenlenmesi gerekmekledir. Yanlışlık ancak temyiz/kanun yoluna başvurulması ve kararın bozulması halinde düzeltilebilir. Tefhim edilen ve duruşma tutanağına geçirilen hüküm sonucu ile gerekçeli karar arasındaki aykırılık diğer yönler incelenmeden tek başına bozma sebebi olur. O halde, mahkemece yapılacak iş, 10.04.1992 tarihli 7/4 sayılı içtihadı birleştirme kararı gözetilerek yeniden karar oluşturmaktan ibarettir.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre diğer bölümlerin şimdilik incelenmesine ver olmadığına, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.30.03.2016 (Çrş.)

BaşkanV.               Üye                      Üye                      Üye                  Üye

İnci Aytaç            İlyas Altan        Yahya Memiş       Çetin Durak       Sevil Kartal

4-GT-HA-AB

Karşılaştırıldı

Y.İşl.Müd.S.Karakoca

 İÇTİHAT- 45-

HUKUK GENEL KURULU ‘GEREKÇELİ KARARI’
(YHGK, 20.04.2016, E. 2014/2-695, K. 2016/522)

‘CEVAP DİLEKÇESİ VERMEYEN ARTIK DELİL GÖSTEREMEZ’

Taraflar arasındaki “boşanma ve fer’ileri” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Denizli 2. Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 19.12.2012 gün ve 2012/455 E., 2012/1020 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 27.06.2013 gün ve 2013/5480 E., 2013/18157 K. sayılı ilamı ile;
(…Davalı, davaya cevap vermemiş, ön inceleme duruşmasında “boşanmak istemediğini” ifade etmiştir. Mahkemece, ön inceleme duruşması sonucunda “tahkikata geçilmesine” karar verilip, davacının daha önceden göstermiş olduğu delillerin toplanmasına karar verildiği halde, davalıya delil göstermesi ve delillerini sunması için imkan tanınmamış, tahkikat için belirlenen duruşmada davacının gösterdiği deliller toplanıp, sonuca gidilmiştir.
Davalının, davaya cevap vermemiş olması, ön incelemede uyuşmazlık konularının belirlenmesinden sonra bu konulara ilişkin delil gösterme ve sunma hakkını ortadan kaldırmaz. Davaya süresinde cevap vermemiş olan davalı, davacının dava dilekçesinde ileri sürdüğü vakıaların tamamını inkar etmiş sayılır. (HMK.md.128) Durum böyle olmakla birlikte, süresinde davaya cevap vermeyen davalı, diğer tarafın kusurlu olduğuna yönelik bir vakıa ileri süremez ise de, kötüye kullanılmadıkça onun ileri sürdüğü vakıaları çürütmeye yönelik delil bildirebilir. Bu bakımdan davalıya açıklanan çerçevede kanunda belirtilen süre içinde olmak şartıyla delil gösterme hakkı tanınmalıdır. Aksinin kabulü, cevap süresini bir kez kaçırmış veya davaya süresinde cevap vermemiş olan davalıya savunmasını ispat etme hakkını tanımamak olur. Bu ise usul hukukunun vazgeçilmez bir ilkesi olan “hukuki dinlenilme hakkını” (HMK.md.27) ortadan kaldırır. Öyleyse, davalıya yukarıda belirtilen çerçevede delil göstermesi için süre verilmesi, gösterdiği taktirde delillerin toplanması ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek hasıl olacak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile hüküm kurulması doğru bulunmamıştır…)
gerekçesiyle oyçokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 166/1. maddesi uyarınca evlilik birliğinin sarsılması hukuksal sebebine dayalı boşanma davası ile boşanmanın fer’isi niteliğindeki velayet, nafaka ve tazminat istemlerine ilişkindir.
Davacı (kadın) vekili, davalının evlilikleri boyunca müvekkiline hakaret ettiğini, şiddet uyguladığını, yaralama eylemleri nedeniyle iki ayrı ceza davası açıldığını ileri sürerek, tarafların boşanmalarına, çocuğun velayetinin anneye verilmesine, tedbir, iştirak, yoksulluk nafakası ile maddi ve manevi tazminata karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı asil, cevap dilekçesi vermemiştir. Katıldığı ön inceleme duruşmasında, boşanmak istemediğini beyan etmiştir.
Yerel Mahkemece, davalının evlilik birliğinin devamı süresince davacıya şiddet uyguladığı, evinin geçim yükümlülüğünü yerine getirmediği, en son şiddet uygulaması üzerine tarafların ayrı yaşamaya başladıkları, bu haliyle davalının tam kusurlu hareketleri nedeniyle evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı gerekçesiyle tarafların boşanmalarına ve fer’ilerine karar verilmiştir.
Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuş, yerel mahkemece, önceki kararda direnilmiştir.
Hükmü temyize davalı vekili getirmiştir.
Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; yasal süresinde davaya cevap vermeyen davalının, kötüye kullanılmadıkça davacı tarafın ileri sürdüğü vakıaları çürütmeye yönelik delil bildirip bildiremeyeceği, cevap dilekçesiyle delil bildirmeyen davalıya ön inceleme duruşmasında belirlenen uyuşmazlık konusunda delil bildirmesi için süre verilmesinin gerekip gerekmediği, varılacak sonuca göre somut olayda davalıya delil göstermesi için süre verilerek gösterdiği takdirde delilleri toplanarak hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
Öncelikle, uyuşmazlığa etkili olan hukuk ilkelerinin ve mavzuatın açıklanmasında yarar bulunmaktadır.
Anayasanın 90. maddesinin beşinci fıkra hükmü uyarınca, milletlerarası antlaşma hükümlerinin esas alınacak olması nedeniyle ilk olarak belirtilmesi gerekir ki; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’nin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının en önemli unsurlarından bir tanesi de yargılamanın “makul bir süre içinde” bitirilmesi ilkesidir.
Bu bağlamda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), devletlerin yargısal sistemlerini AİHS’nin 6. maddesinde yer alan şartlara göre makul bir sürede yargılama dahil olmak üzere uyacak şekilde düzenlemek ile görevli olduğunu belirtmiştir (AİHM, Zimmerman ve Steiner –İsviçre, 13 Temmuz 1983, 29. paragraf).
Bir davaya taraf olan herkesin karşı taraf karşısında kendisini önemli bir dezavantajlı konumda bırakmayacak şartlarda, iddialarını mahkemeye sunabilmesi için makul bir fırsata sahip olabilmelidir (AİHM, De Haes ve Gijsels-Belçika, 24 Şubat 1997).
Aynı şekilde, tarafların gösterilen tüm delillerden haberdar olması ve görüş bildirebilmesi de adil yargılanma hakkı kapsamında gözetilmesi gereken ilke olarak belirtilmiştir (AİHM, Borgers-Belçika, 30 Ekim 1991).
Anayasanın 141. maddesinde de “davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması yargının görevidir” denilmek suretiyle davaların makul bir süre içerisinde bitirilmesi gerekliliği açıkça düzenlenmiştir.
Açıklanan bu ilkelere paralel olarak 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)’da yargılamanın makul sürede bitirilmesini sağlamak amacıyla düzenlemeler yapılmış ve bu amaca ulaşılabilmesi için önemli bir katkı sağlayan delillerin bildirilme zamanı özel olarak düzenlenmiştir.
Delillerin belirli bir zaman dilimi içinde gösterilip sunulması yargılamayı çabuklaştıracak olmasının yanı sıra, taraflara da gösterilen delillerden haberdar olarak zamanında bunlara karşı delil veya görüş bildirebilme imkânı tanıyacak, böylece uyuşmazlıklar en kısa sürede adilane çözüme kavuşacaktır.
Bu aşamada, 6100 sayılı HMK’nın delillerin ibrazıyla ilgili hükümlerini değerlendirmek gereklidir.
HMK’nın 119/1-(f) hükmü uyarınca, gerek yazılı gerekse basit yargılama usulünde, iddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğinin, dava dilekçesinde belirtilmesi gerekir.
Maddenin gerekçesinde bu gerekliliğin, 6100 sayılı HMK’nda bir yenilik olarak düzenlendiği ifade edilmiştir. Böylece, özellikle ispat konusunda davaların usul ekonomisi ilkesine uygun bir biçimde, makul bir sürede sonuçlanması hedeflenmiştir.
Delillerin bildirilmesi hakkındaki bu düzenleme, Kanunumuzda kabul edilen somutlaştırma yükünün de bir gereğidir (Hakan Pekcanıtez, Oğuz Atalay, Muhammet Özekes, Medeni Usul Hukuku, Ankara 2013, 14. Bası, s. 506).
Dava dilekçesinin davalıya tebliğinde, davalının iki hafta içinde davaya cevap verebileceğinin ihtarının gerektiği HMK’nın 122. maddesinde düzenlendikten sonra aynı süreye “cevap dilekçesini verme süresi” başlıklı 127. maddesinde tekrar yer verilerek “Cevap dilekçesini verme süresi, dava dilekçesinin davalıya tebliğinden itibaren iki haftadır…” şeklinde düzenleme yapılmıştır.
Bu aşamada vurgulamak gerekir ki; HMK’nın 122. maddesinin gerekçesinde de belirtildiği üzere cevap süresi, Kanun tarafından düzenlenmiş kesin bir süre hâline getirilmiştir.
Bu hakkını kullanmayan, yani süresi içinde cevap dilekçesi vermemiş olan davalı, davacının dava dilekçesinde ileri sürdüğü vakıaların tamamını inkâr etmiş sayılacaktır (HMK. m.128).
6100 sayılı HMK’nın “Cevap dilekçesinin içeriği” başlığını taşıyan 129. maddenin 1. fıkrasının (e) bendinde savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğinin cevap dilekçesinde bulunması gerektiği belirtilmiştir.
Tarafların ikinci dilekçelerini verme usulleri de ayrıntılı olarak düzenlenmiş olup, davacının, cevap dilekçesinin kendisine tebliğinden itibaren iki hafta içinde cevaba cevap dilekçesini; davalının da davacının cevabının kendisine tebliğinden itibaren iki hafta içinde ikinci cevap dilekçesini verebileceği belirlenmiştir (HMK. m. 136).
Hemen belirtilmelidir ki, hem dava dilekçesinde hem de cevap dilekçesinde gösterilen ve tarafın elinde bulunan belgelerin dilekçeye eklenerek mahkemeye sunulması, başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayıcı açıklamanın dilekçede yer alması zorunludur (HMK. m. 121, 129/2).
Ön inceleme duruşmasında, taraflara dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları için iki haftalık kesin süre verilir. Bu hususların verilen kesin süre içinde tam olarak yerine getirilmemesi hâlinde, o delile dayanmaktan vazgeçilmiş sayılmasına karar verilir (HMK. m.140/5).
Bu madde metninde vurgulanması gereken husus “dilekçelerinde gösterdikleri” ibaresinin kullanılmış olmasıdır.
6100 sayılı HMK’nın 140. maddesinin gerekçesinde belirtildiği üzere taraflar, delil olarak dayandıkları belgeleri dilekçelerine ekleyerek vermek ya da başka yerden getirilecekse, bunu belirtmek zorundadırlar. Şayet taraflar, bu konuda yapmaları gereken işlemleri eksik bırakmışlarsa, tahkikata başlamadan önce, taraflara son kez kısa bir süre verilerek bu eksiklikleri tamamlamaları düşünülmüştür. Taraflar bu şanslarını da doğru kullanamazlarsa, artık tahkikat mevcut delillerle yürütülecek ve tarafların o delile dayanmaktan vazgeçtikleri kabul edilecektir.
Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun sisteminde, ön inceleme duruşmasında tayin edilen kesin süreye uyulmaması, vazgeçme yaptırımına bağlanarak, davayı uzatıcı bu kötüniyetli davranışlar engellenmeye çalışılmıştır. Zira, dilekçelere eklenip sunulmamış, daha sonra ön incelemede ek olarak bildirilen süre içinde de verilmemiş delillere, tahkikat içinde kural olarak (m. 145, c. 1) dayanılamaz. Tahkikatın amacı, kural olarak delil toplamak değil, delilleri incelemek ve değerlendirmektir; aksi halde tahkikat tamamlanamaz ve yargılama uzar. Bu sebeple, 145. maddede belirtilen ve tarafın etki alanı dışında kalan çok özel durumlar dışında, sonradan delil sunulması halinde bu deliller dikkate alınmamalıdır (Hakan Pekcanıtez, Oğuz Atalay, Muhammet Özekes, Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, Ankara 2015, 3. Bası, s. 328, 332).
Dilekçelerin teatisi aşamaları bu şekilde net sürelere bağlı olarak düzenlendikten sonra yasa koyucu, “delil” bildirmenin “süreye” bağlı olduğunu tekrar vurgulayan 145. maddeye yer vermiştir. Anılan hüküm aynen; “Taraflar, Kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremezler. Ancak bir delilin sonradan ileri sürülmesi yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir.” şeklindedir.
Yukarıda belirtilen hükümlerden de anlaşılacağı üzere gerek davacı gerekse davalı bakımından delil gösterme ile delil sunma ayrı olarak ele alınmış; dava ve cevap dilekçelerinde iddia edilen vakıaların hangi delillerle ispatlanacağının belirtilmesi zorunluluğundan söz edildikten sonra, eldeki belgelerin dilekçelere eklenmesi, elde bulunmayan belgeler için ise nereden getirtileceği konusunda bilgi verilmesi gerektiği açıkça öngörülmüştür. HMK’nın 140/5. maddesinde de dilekçelerde belirtilen ve fakat henüz sunulmayan belgelerin süresinde sunulmaması halinde uygulanacak yaptırımı açıklamıştır.
Tekrar edilmesinde yarar vardır ki; yasa koyucu, tarafların, kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremeyecek olmalarını emredici bir düzenlemeyle (m.145) benimsedikten sonra, bunun istisnalarını da belirtmiştir. Buna göre, ancak bir delilin sonradan ileri sürülmesi yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilecektir.
Bu aşamada bir diğer istisnai hükmün açıklanması gereklidir. O da “iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi” başlıklı 141. madde hükmü olup, yasa hükmü; “(1) Taraflar, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçeleri ile serbestçe; ön inceleme aşamasında ise ancak karşı tarafın açık muvafakati ile iddia veya savunmalarını genişletebilir yahut değiştirebilirler. Ön inceleme duruşmasına taraflardan biri mazeretsiz olarak gelmezse, gelen taraf onun muvafakati aranmaksızın iddia veya savunmasını genişletebilir yahut değiştirebilir. Ön inceleme aşamasının tamamlanmasından sonra iddia veya savunma genişletilemez yahut değiştirilemez. (2) İddia ve savunmanın genişletilip değiştirilmesi konusunda ıslah ve karşı tarafın açık muvafakati hükümleri saklıdır.” şeklindedir.
Anılan maddenin gerekçesinde belirtildiği üzere; tarafların karşılıklı dilekçelerini verdikleri aşamada, herhangi bir sınırlamaya bağlı olmadan uyuşmazlığın genel çerçevesi içinde iddia ve savunmalarını değiştirebilecekleri kabul edilmiştir ….şüphesiz bu imkan, sadece cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçesi için söz konusudur. İkişer dilekçeden sonra, hangi ad altında olursa olsun verilecek dilekçeler, sınırlama ve yasak kapsamında kabul edilmelidir. Ön inceleme aşamasında, ancak karşı tarafın açık muvafakati (veya ön inceleme duruşmasına taraflardan birisinin mazeretsiz gelmemesi) durumunda iddia veya savunmaların genişletilmesi yahut değiştirilmesi kabul edilmiştir.
Görüldüğü üzere, 6100 sayılı HMK’nın sistematiği içinde; tahkikat aşamasına geçilmezden evvel tarafların uyuşmazlık konularının ve bu uyuşmazlıkların çözümü için ileri sürdükleri delillerin daha işin en başında belirlenerek tahkikatın etkin bir şekilde yapılmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır.
Bu itibarla, yukarıda ayrıntılı olarak açıklanan hususların özetlenmesi gerekirse; AİHS’nin 6.maddesinde düzenlenen adil yargılamanın etkin ve makul bir süre içinde bitirilmesi için 6100 sayılı HMK’da düzenlemelere yer verilmiş olup, bu bağlamda delil gösterilmesi dilekçelerin teatisi (dava, cevap, cevaba cevap ve ikinci cevap) aşamasına hasredilmiştir. Tarafların, Kanunda belirtilen bu sürelerden sonra delil gösterebilmeleri ancak iki yasa maddesinde belirtilen hallerle sınırlıdır. Onlar da; iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesini düzenleyen 141. madde ile sonradan delil gösterilmesinin hüküm altına alındığı 145. maddedeki durumlardır.
Bu açıklamalar ışında somut olay incelendiğinde; davalının cevap dilekçesi vermediği hususunda bir tartışma bulunmamaktadır. Dava dilekçesinin usule uygun ihtar içerir şekilde tebliğinden sonra iki haftalık süre içerisinde delillerini bildirmeyen davalının sonradan delil gösterebilmesi için HMK’nın 145. maddesinde belirtilen istisnai hallerin mevcudiyeti de somut olayda ileri sürülmüş değildir. İddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesini düzenleyen 141. madde koşulları da oluşmamıştır. Kaldı ki somut olayda davalı, cevap ve delil bildirmek için mehil talebini 18.09.2012 tarihli ön inceleme duruşmasından sonra tahkikat aşamasında 02.11.2012 tarihli duruşmada ileri sürmüştür.
BU DURUMDA; DAVA DİLEKÇESİNİN DAVALIYA 31.05.2012 TARİHİNDE USULÜNE UYGUN BİR ŞEKİLDE TEBLİĞ EDİLMESİNDEN SONRA SÜRESİ İÇERİSİNDE CEVAP DİLEKÇESİ VERİLMEDİĞİNDEN SAVUNMANIN DAYANAĞI OLARAK SÜRESİNDE İLERİ SÜRÜLEN BİR DELİL (HMK. M. 129/1-E) BULUNMADIĞINDAN YEREL MAHKEMENİN DAVALIYA DELİL GÖSTERMESİ İÇİN SÜRE VERMESİNE YASAL OLARAK İMKÂN BULUNMADIĞININ KABULÜ GEREKİR.
Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında bir kısım üyelerce, dava dilekçesindeki talepler arasında müşterek çocuğun velayetinin anneye verilmesi isteminin de bulunduğu, kamu düzenine ilişkin bu talep nedeniyle davalı delillerinin toplanmasına imkân tanınmasının gerektiği ifade edilmiş, bir kısım üyeler tarafından ise; süresinde davaya cevap vermeyen davalının, diğer tarafın kusurlu olduğuna yönelik bir vakıa ileri süremez ise de, kötüye kullanılmadıkça onun ileri sürdüğü vakıaları çürütmeye yönelik delil bildirebileceği, aksinin kabulünün, cevap süresini kaçırmış veya davaya süresinde cevap vermemiş olan davalıya savunmasını ispat etme hakkını tanımamak olacağı, bunun ise hukuki dinlenilme hakkını ortadan kaldıracağı belirtilmiş, bazı üyelerce de; uyuşmazlık ön inceleme duruşmasında belirlendiği için tarafların delillerini göstermeleri gereken (son) tarihin, dava veya cevap dilekçesi değil, hakimin HMK’nın l40/5. madde hükmü uyarınca taraflara vereceği iki haftalık kesin sürenin son günü olduğu ileri sürülmüş ise de, Kurul çoğunluğunca bu görüşler yukarıda açıklanan gerekçelerle kabul edilmemiştir.
Hal böyle olunca; süresinde cevap dilekçesi vermeyerek delillerini bildirmeyen davalı tarafın yasal süre geçtikten sonra delil bildirme talebinin reddinin gerektiğine ilişkin olarak verilen Yerel Mahkeme direnme kararı yerindedir.
Ne var ki, esasa ilişkin temyiz itirazları Özel Dairece incelenmediğinden, bu konuda inceleme yapılmak üzere dosya Özel Daireye gönderilmelidir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme uygun bulunduğundan davalı vekilinin işin esasına yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 2. Hukuk Dairesine GÖNDERİLMESİNE, 20.04.2016 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.

İÇTİHAT-46-

(NİKAHSIZ BİRLİKTE YAŞAMADA NAFAKANIN DURUMU) TMK. Md. 176/3

T.C.
Yargıtay
Hukuk Genel Kurulu

Esas No:2010/634
Karar No:2010/677

(“.Dava dilekçesinde; tarafların 2005 yılında boşandıkları, davalı lehine yoksulluk, müşterek çocuk lehine ise iştirak nafakasına hükmedildiği, oysa ki müşterek çocuğun 18 ya.şını doldurduğu davalı eski eşin ise imam nikahı kıydırarak başka bi şahısla birlikte yaşadığı ileri sürülerek yoksulluk ve iştirak nafakalarının kaldırılmasına karar verilmesi istenilmiştir.

Mahkemece; tanık beyanlarının görgüye dayalı olmadığı, delil olarak sunulan fotoğrafların ise ne amaçla çekildiğinin anlaşılmadığı, davalı kadını yoksulluktan kurtaracak bir gelirinin de bulunmadığı gerekçesiyle yoksulluk nafakasının kaldırılması isteminin reddine, iştirak nafakasının kaldırılması isteminin ise kabulüne karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Her ne kadar temyiz isteminin duruşmalı olarak incelenmesi talep edilmiş ise de, davanın niteliği gereğince istemin reddi gerekmiştir. Türk Medeni Kanununun 176/3.maddesinde, yararına yoksulluk nafakası takdir edilen kadının evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması halinde mahkeme kararı ile nafakanın kaldırılacağı öngörülmüştür.

Somut olayda.; davalının ablası ve yeğeni olan şahıslar davacı tanığı sıfatıyla dinlenilmiş, bizzat davalının hoca nikahıyla evlendiğini kendilerine söylediğini, hatta zaman zaman davalının bu kişi işe görüşmek için Antalya’ya gittiğini, o kişininde davalının yaşadığı yere geldiğini ve para gönderdiğini beyan etmişlerdir. Davalının oğluda; annesinin imam nikahlı evli olduğunu söylediğini, Antalya’ya gittiklerinde de kendilerinin yanında bu adamla görüştüğünü beyan etmiştir. Bunlar dışında davacı tarafından davalının birlikte yaşadığı ileri sürülen şahısla çektirdiği bir kısım fotoğraflar da delil olarak dosyaya sunulmuştur. Bir kısmı ev ortamında bir kımıs ise stüdyoda çekildiği anlaşılan fotoğraflarda davalı ile imam nikahı kıydırdığı iddia edilen şahıs arasındaki yakınlık davacı tanıklarının beyanları doğrular niteliktedir. Kaldı ki, tanık beyanlarının tümden duyuma dayalı olduğuda söylenemez. O halde; davacı tarafın d.ayandığı delilerle davasını ispat ettiği nazara alınıp yoksulluk nafakasınında kaldırılmasına karar verilmesi gerekirken delillerin hayatı değerlendirilerek istemin reddi doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir.”) Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN : Davacı Vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk genel kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarıa, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Dairenin bozma kararında açıklanan nedenlerden dolayı HUMK’un 429. maddesi gereğince BOZULMASINA<karar>, istek halinde temyiz peşlin harcının geri verilmesine, 22.12.2010 gününde oybirliğiyle karar verild

İÇTİHAT-47-

T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO. 2016/1271
KARAR NO. 2016/13202
KARAR TARİHİ. 27.9.2016

>BOŞANMA–DİLEKÇELER TEATİSİNDE DAYANIL MAYAN VAKIALARIN KENDİLİĞİNDEN İNCELENEMEYECEĞİ 

6100/m.136,141

ÖZET : 1-Mahkeme, tarafların dilekçeler teatisi aşamasında dayanmadıkları vakıaları kendiliğinden inceleyemez. Mahkemece, usulüne uygun şekilde ileri sürülmeyen hırsızlıkla itham etme vakıası, davalı-davacı erkeğe kusur olarak yüklenemez. Davalı-davacı erkeğin boşanma davasının reddine karar verilmiş ise de, toplanan delillerden davacı-davalı kadının da eşine ait iş yerinin kasasından izinsiz para almak suretiyle eşinin güvenini sarstığı anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu durum karşısında davalı-davacı erkek de dava açmakta haklıdır. Açıklanan sebeple davalı-davacı erkeğin karşı boşanma davasının da kabulüne karar vermek gerekirken, yetersiz gerekçe ile reddi doğru olmamıştır.

2-Davalı-davacı erkek, karşı dava dilekçesinde boşanma talebinin yanı sıra davacı-davalı kadının kendisinden aldığı 5000 TL paranın da iadesini talep etmiş ve bu talebine dair nispi peşin harcı yatırmıştır. Davalı-karşı davacının bu talebi genel hükümlere tabidir. Görev kamu düzenine dair olup, yargılamanın her aşamasında mahkemece kendiliğinden dikkate alınır. O halde erkeğin alacak talebi yönünden görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, bu yön üzerinde durulmadan işin esasına girilerek ret kararı verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarda tarihi ve numarası gösterilen hüküm temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; duruşma için belirlenen 27.09.2016 günü temyiz eden davalı-karşı davacı … ile vekili gelmedi. Karşı taraf davacı-karşı davalı vekili geldi. Gelenin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1- )Mahkeme, tarafların dilekçeler teatisi aşamasında dayanmadıkları vakıaları kendiliğinden inceleyemez. Dilekçeler teatisi aşamasında usulüne uygun şekilde dayanılmayan vakıalar boşanma sebebi olarak da kabul edilemez ( HMK m. 141 ). Davacı-davalı kadın dava dilekçesinde erkeğin kendisini hırsızlıkla itham ettiği vakıalarına dayanmamış olup, davacı-davalı kadın tarafından iki haftalık yasal süreden ( HMK m. 136/1 ) sonra verilen cevaba cevap dilekçesinde dayanılan vakıalar da usulüne uygun ileri sürülmediğinden dikkate alınamaz. Mahkemece, usulüne uygun şekilde ileri sürülmeyen hırsızlıkla itham etme vakıası, davalı-davacı erkeğe kusur olarak yüklenemez. Davalı-davacı erkeğin boşanma davasının reddine karar verilmiş ise de, toplanan delillerden davacı-davalı kadının da eşine ait iş yerinin kasasından izinsiz para almak suretiyle eşinin güvenini sarstığı anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu durum karşısında davalı-davacı erkek de dava açmakta haklıdır. Açıklanan sebeple davalı-davacı erkeğin karşı boşanma davasının da kabulüne karar vermek gerekirken, yetersiz gerekçe ile reddi doğru olmamıştır.

2- )Davalı-davacı erkek, karşı dava dilekçesinde boşanma talebinin yanı sıra davacı-davalı kadının kendisinden aldığı 5000 TL paranın da iadesini talep etmiş ve bu talebine dair nispi peşin harcı yatırmıştır. Davalı-karşı davacının bu talebi genel hükümlere tabidir. Görev kamu düzenine dair olup, yargılamanın her aşamasında mahkemece kendiliğinden dikkate alınır. O halde erkeğin alacak talebi yönünden görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, bu yön üzerinde durulmadan işin esasına girilerek ret kararı verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarda gösterilen 1. ve 2. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, yukarda 1. bentte gösterilen bozma sebebine göre davacı-davalı kadının boşanma davası hakkında yeniden karar tesisi gerekli olduğundan davacı-davalı kadının boşanma davası ve fer’ilerine yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, temyiz peşin harcının istenmesi halinde yatırana iadesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 27.09.2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İÇTİHAT-48-

T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2016/6862
K. 2017/557
T. 17.1.2017

* İKİ HAFTALIK KESİN SÜREDEN SONRA BİLDİRİLEN TANIKLARIN DİNLENMESİ (Davanın Kabulüyle Tarafların Boşanmalarına Karar Verildiği/Davacı Kadın Dava Dilekçesinde Boşanma Sebebi Olarak İleri Sürdüğü Vakıaları Bildirdikten Sonra Bu Vakıaları Hangi Delille İspatlayacağını Belirtmediği Dava Dilekçesinde Tanık Deliline Dayanmadığına Göre Dayanılmayan Delilin Bildirilmesi İçin Ön İnceleme Aşamasında Verilen Sürenin Sonuç Doğurmayacağı)

* DAYANILMAYAN DELİLİN BİLDİRİLMESİ İÇİN ÖN İNCELEME AŞAMASINDA VERİLEN SÜRENİN SONUÇ DOĞURMAYACAĞI (Davacı Kadın Dava Dilekçesinde Boşanma Sebebi Olarak İleri Sürdüğü Vakıaları Bildirdikten Sonra Bu Vakıaları Hangi Delille İspatlayacağını Belirtmemiş Dava Dilekçesinde Tanık Deliline Dayanmadığı/Davacının Süresinde Bildirmediği Tanıklarının Beyanları Kusur Belirlemesinde Dikkate Alınamayacağı – Davalıya Yüklenecek Kusurlu Bir Davranış İspatlanamadığından Davanın Reddedileceği/Boşanma)

* BOŞANMA (Ön İnceleme Duruşmasında Davacı Kadına “Tanık Deliline Dayanmış Olmakla Tanık İsim ve Adreslerini Yazılı Olarak İki Hafta İçerisinde Bildirmesi” Yönünde Süre Verildiği ve Davacının İki Haftalık Kesin Süre Geçtikten Sonra Bildirdiği Tanıklar Dinlenerek Davanın Kabulüyle Tarafların Boşanmalarına Karar Verildiği/Davacı Kadın Dava Dilekçesinde Boşanma Sebebi Olarak İleri Sürdüğü Vakıaları Bildirdikten Sonra Bu Vakıaları Hangi Delille İspatlayacağını Belirtmediği Dava Dilekçesinde Tanık Deliline Dayanmadığına Göre Dayanılmayan Delilin Bildirilmesi İçin Ön İnceleme Aşamasında Verilen Sürenin Sonuç Doğurmayacağı)
6100/m.119/1-f,140/5,141,145

ÖZET : Dava dilekçesi davalı erkeğe 05.03.2015 tarihinde tebliğ edilmiş, davalı cevap dilekçesi sunmamış, tarafların katıldıkları 26.05.2015 tarihli ön inceleme duruşmasında davacı kadına “tanık deliline dayanmış olmakla, tanık isim ve adreslerini yazılı olarak iki hafta içerisinde bildirmesi” yönünde süre verilmiş ve davacının iki haftalık kesin süre geçtikten sonra 20.08.2015 tarihli dilekçesinde bildirdiği tanıklar dinlenerek davanın kabulüyle tarafların boşanmalarına karar verilmiştir. Davacı kadın dava dilekçesinde boşanma sebebi olarak ileri sürdüğü vakıaları bildirdikten sonra bu vakıaları hangi delille ispatlayacağını belirtmemiştir.

Davacı kadın dava dilekçesinde tanık deliline dayanmadığına göre, dayanılmayan delilin bildirilmesi için ön inceleme aşamasında verilen süre sonuç doğurmaz ve davacının süresinde bildirmediği tanıklarının beyanları kusur belirlemesinde dikkate alınamaz. Gerçekleşen bu durum karşısında mahkemece; yukarda açıklanan sebeplerle davalıya yüklenecek kusurlu bir davranış ispatlanamadığından davanın reddine karar verilmesi gerektiği halde, boşanma davasının kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarda tarihi ve numarası gösterilen hüküm temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; duruşma için belirlenen 17.01.2016 günü duruşma için tayin olunan tebligata rağmen taraflar adına gelen olmadı. İşin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Hukuk Muhakemeleri Kanununun 119/l-(f) hükmü uyarınca, gerek yazılı gerekse basit yargılama usulünde, iddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceğinin, dava dilekçesinde belirtilmesi gerekir. Delillerin bildirilmesi hakkındaki bu düzenleme, Hukuk Muhakemeleri Kanunun’da kabul edilen somutlaştırma yükünün de bir gereğidir. Taraflar, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçeleri ile serbestçe; ön inceleme aşamasında ise ancak karşı tarafın açık muvafakati ile iddia veya savunmalarını genişletebilir yahut değiştirebilirler. Ön inceleme duruşmasına taraflardan biri mazeretsiz olarak gelmezse, gelen taraf onun muvafakati aranmaksızın iddia veya savunamasını genişletebilir yahut değiştirebilir.

Ön inceleme aşamasının tamamlanmasından sonra iddia veya savunma genişletilemez yahut değiştirilemez. İddia ve savunmanın genişletilip değiştirilmesi konusunda ıslah ve karşı tarafın açık muvafakati hükümleri saklıdır (HMK m. 141). Ön inceleme duruşmasında, taraflara dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları için iki haftalık kesin süre verilir.

Bu hususların verilen kesin süre içinde tam olarak yerine getirilmemesi hâlinde, o delile dayanmaktan vazgeçilmiş sayılmasına karar verilir (HMK m. 140/5). Bu madde metninde vurgulanması gereken husus “dilekçelerinde gösterdikleri” ibaresinin kullanılmış olmasıdır. Taraflar, Kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremezler (HMK m. 145).

Dava dilekçesi davalı erkeğe 05.03.2015 tarihinde tebliğ edilmiş, davalı cevap dilekçesi sunmamış, tarafların katıldıkları 26.05.2015 tarihli ön inceleme duruşmasında davacı kadına “tanık deliline dayanmış olmakla, tanık isim ve adreslerini yazılı olarak iki hafta içerisinde bildirmesi” yönünde süre verilmiş ve davacının iki haftalık kesin süre geçtikten sonra 20.08.2015 tarihli dilekçesinde bildirdiği tanıklar dinlenerek davanın kabulüyle tarafların boşanmalarına karar verilmiştir.

Davacı kadın dava dilekçesinde boşanma sebebi olarak ileri sürdüğü vakıaları bildirdikten sonra bu vakıaları hangi delille ispatlayacağını belirtmemiştir. Davacı kadın dava dilekçesinde tanık deliline dayanmadığına göre, dayanılmayan delilin bildirilmesi için ön inceleme aşamasında verilen süre sonuç doğurmaz ve davacının süresinde bildirmediği tanıklarının beyanları kusur belirlemesinde dikkate alınamaz (HGK 20.04.2016 tarih 2014/695 ve 2016/522 karar sayılı kararı). Gerçekleşen bu durum karşısında mahkemece; yukarda açıklanan sebeplerle davalıya yüklenecek kusurlu bir davranış ispatlanamadığından davanın reddine karar verilmesi gerektiği halde, boşanma davasının kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarda gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istenmesi halinde yatırana iadesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.

İÇTİHAT-49-

ORTAK VELAYET;

YARGITAY

2.H.D

20.02.2017 gün ve

2016/15771E,

2017/1737 K.)

“ORTAK VELAYET” düzenlenmesinin, Türk kamu düzenine “açıkça” aykırı olmadığı ve Türk toplumunun temel yapısı ve temel çıkarlarını ihlal etmediğine ilişkin Yargıtay Kararı GEREKÇESİ
(Y2HD, 20.02.2017 gün ve 2016/15771E, 2017/1737 K.)

“……Somut olayda çözülmesi gereken uyuşmazlık, “ortak velayet” düzenlenmesinin Türk kamu düzenine açıkça aykırı olup olmadığının belirlenmesine yöneliktir.
Türkiye Cumhuriyeti adına 14 Mart 1985 tarihinde imzalanan “11 Nolu Protokol île Değişik İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmeye Ek 7 Nolu Protokol”, 6684 sayılı Kanun ile onaylanması uygun bulunarak, 25.03.2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanıp yürürlüğe girmiş ve iç hukukumuz halini almıştır. Ek 7 Nolu Protokol’ün 5. maddesine göre, “EŞLER, EVLİLİK BAKIMINDAN, EVLİLİK SÜRESİNCE VE EVLİLİĞİN BİTMESİ HALİNDE, KENDİ ARALARINDAKİ VE ÇOCUKLARIYLA OLAN İLİŞKİLERİNDE, ÖZEL HUKUK NİTELİĞİ TAŞIYAN HAK VE SORUMLULUKLAR AÇISINDAN EŞİTTİR. Bu madde, devletlerin çocuklar yararına gereken tedbirleri almalarına engel değildir”.
Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin Milletlerarası Andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda Milletlerarası Andlaşma hükümleri esas alınır. (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m.90/son).İç hukukla ilgili yasal düzenlemeye baktıktan sonra “kamu düzeni” (“ordre puplic) kavramı üzerinde durmak uyuşmazlığın çözümü için yararlı olacaktır.
………………..
Yukarıda değinilen iç hukukumuz ve kamu düzeni kavramı ile ilgili açıklamalara göre somut olay değerlendirildiğinde “ortak velayet” düzenlenmesinin, Türk kamu düzenine “açıkça” aykırı olduğunu ya da Türk toplumunun temel yapısı ve temel çıkarlarını ihlal ettiğini söylemek mümkün değildir.
SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.”

(YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ, 20.02.2017 gün ve 2016/15771E, 2017/1737 K. sayılı kararından ilgili bölüm)

İÇTİHAT-50-

Mal rejimin tasfiyesinde eşin anne ve babasının yaptığı bedelli satışlar bağışlama olarak kabul edilir.

OĞLUNA T.C.
Yargıtay
8. Hukuk Dairesi

Esas No:2015/11715
Karar No:2017/1293
K. Tarihi:

MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : Katılma Alacağı

Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın kısmen kabulüne ve kısmen reddine karar verilmiş olup hükmün davacı vekili ve davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.
K A R A R

Davacı … vekili, dava dilekçesinde sayılan evlilik birliği içinde edinilen malvarlığı nedeniyle 10.000,00 TL alacağının davalıdan alınarak davacıya verilmesini talep ve dava etmiştir. Davacı vekili 02.07.2014 tarihli ıslah dilekçesi ile, talep miktarını arttırarak toplam 52.045,00 TL alacağın davalıdan alınarak davacıya verilmesini talep etmiştir.
Davalı … vekili, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davanın banka hesabı ve ev eşyaları yönünden kısmen kabulü ile 28.379,00 TL alacağın davalıdan alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiştir. Hüküm, davacı vekili ve davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
1-Dosya muhtevasına, dava evrakı ile yargılama tutanakları münderecatına ve mevcut deliller mahkemece takdir edilerek karar verildiğine, takdirde bir isabetsizlik bulunmadığına göre, davacı vekilinin tüm, davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.
2- Davalı vekilinin banka hesabına yönelik temyiz itirazlarına gelince;
Maddi olayları ileri sürmek taraflara, hukuki nitelendirme yapmak ve uygulanacak kanun maddelerini belirlemek hakime aittir (6100 sayılı HMK m. 33). İddianın ileri sürülüş şekline göre dava, artık değere katılma alacağı isteğine ilişkindir.
Mal rejiminin devamı süresince, bir eşin sahip olduğu edinilmiş malda, diğer eşin artık değerin yarısı oranında katılma alacak hakkı vardır. Artık değere katılma alacağı; eklenecek değerlerden (TMK m. 229) ve denkleştirmeden (TMK m. 230) elde edilen miktarlar da dahil olmak üzere, eşin edinilmiş mallarının (TMK m. 219) toplam değerinden, bu mallara ilişkin borçlar çıktıktan sonra kalan artık değerin (TMK m. 231) yarısı üzerindeki diğer eşin alacak hakkıdır (TMK m. 236/1). Katılma alacağı Yasa’dan kaynaklanan bir hak olup, bu hakkı talep eden eşin gelirinin olmasına veya söz konusu mal varlığının edinilmesine, iyileştirilmesine ya da korunmasına katkıda bulunulmasına gerek yoktur.
Artık değere katılma alacak miktarı hesaplanırken, mal rejiminin sona erdiği sırada mevcut olan malların, bu tarihteki durumlarına göre, ancak tasfiye tarihindeki sürüm (rayiç) değerleri esas alınır (TMK m. 227/1, 228/1, 232 ve 235/1). Yargıtay uygulamalarına göre, tasfiye tarihi karar tarihidir.
Belirli bir malın eşlerden birine ait olduğunu iddia eden kimse, iddiasını ispat etmekle yükümlüdür. Eşlerden hangisine ait olduğu ispat edilemeyen mallar onların paylı mülkiyetinde sayılır. Bir eşin bütün malları, aksi ispat edilinceye kadar edinilmiş mal olarak kabul edilir (TMK m. 222).
Yukarıdaki değer tespiti, belirleme ve hesaplamaların yapılabilmesi için gerek görülürse konusunun uzmanı bilirkişi veya bilirkişilerden de yardım alınmalıdır.
Somut olaya gelince; eşler, 15.11.1986 tarihinde evlenmiş, 12.01.2010 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün, kesinleşmesiyle boşanmışlardır. Mal rejimi boşanma davasının açıldığı tarih itibarıyla sona ermiştir (TMK m. 225/son). Sözleşmeyle başka mal rejiminin seçildiği ileri sürülmediğinden evlilik tarihinden 4721 sayılı TMK’nun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar mal ayrılığı (743 sayılı m. TKM 170), bu tarihten mal rejiminin sona erdiği tarihe kadar ise, edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir (4722 sayılı yasanın m. 10, TMK m. 202). Mal rejiminin tasfiyesinde eşlerin bağlı bulunduğu rejime ilişkin hükümler uygulanır(TMK m. 179).
Yukarda açıklanan yasal düzenleme ve ilkeler uyarınca yapılan incelemede;
Dosya kapsamı birlikte incelendiğinde, davacının davalının banka hesaplarında bulunan para nedeniyle alacak talebinde bulunduğu, davalının hesabındaki paranın babası tarafından kendisine devredilen taşınmazın satışından elde edilen para olduğunu, kişisel malı olduğunu savunduğu, mahkemece davalı adına olan banka boşanma dava tarihinde hesaplarındaki para nedeniyle alacağa hükmedildiği, davalının …’ında bulunan 6791476 nolu hesabında boşanma dava tarihinde 40.000,00 TL, 6607453 nolu hesabında boşanma dava tarihinde 1.258,94 TL olduğu anlaşılmaktadır.
Tapu kayıtları, banka hesap hareketleri, taraf beyanları ve tüm dosya kapsamına göre, davalının savunmasında belirttiği 5088 parsel sayılı taşınmazın davalının babası tarafından ölünceye kadar bakma akdi ile davalıya devredildiği, davalının 5088 parsel sayılı taşınmazı 30.12.2009 tarihinde sattığı, davalının ….’ında bulunan …. nolu hesabını 30.12.2009 tarihinde 89.000,00 TL yatırarak açtığı, hesabındaki paranın 49.000,00 TL sini 11.01.2010 tarihinde …. nolu hesabına virman yaptığı, hesabında 40.000,00 TL para kaldığı; …. nolu hesabına 49.000,00 TL nin virman yapıldığı aynı gün bu hesaptan 48.000,00 TL nin….’na (davalının kız kardeşi) havale ettiği hesabında 1.258,94 TL para kaldığı görülmektedir. Tasfiyeye konu banka hesaplarındaki paranın kaynağı davalı adına olan 5088 parsel sayılı taşınmazın satışından elde edilen paradır. O halde, uyuşmazlık 5088 parsel sayılı taşınmazın edinilmiş mal olup olmadığı hususundadır. Mal rejiminin tasfiyesinde anne ve baba gibi yakınlar tarafından eşlere yapılan temlik işlemleri resmi kayıtta bedelle yapılmış gibi gösterilse bile hayatın olağan akışına göre, karşılıksız kazandırma (TMK m. 220/2) ve bir tür bağış işlemi niteliğinde olduğu; bu nedenle, eşe geçen bu malvarlığının onun kişisel malı olduğu kabul edilir. Kuşkusuz bu işlemin karşılıksız kazandırma olmadığı iddia eden tarafından ispatlanabilir. 5088 parsel sayılı taşınmazın davalının babasına ait iken davalıya ölünceye bakma akdi ile devrettiği, aynı şekilde davalının babasının 821 ve 6140 parsel sayılı taşınmazlarını da davalının kardeşlerine ölünceye kadar bakma akdi ile devrettiği davalının sunduğu tapu müdürlüğü yazılarından anlaşılmaktadır. Davalının babası tarafından ölünceye kadar bakma akdi gibi işlem yapılmış ve yapılan devir evlilik birliği içerisinde gerçekleşmiş ise de; bir fiili karine olarak, hayatın olağan akışına göre eşlerden birinin anne veya babası tarafından yapılan bu gibi malvarlığı devirleri karşılıksız kazandırma (bağışlama) olarak değerlendirildiğinden ve bu fiili karinenin aksini, yani parasını vererek gerçek anlamda satın alındığını, tasarrufun karşılıksız kazandırma olmayıp karşılığı verilerek elde edilmiş bir edinim olduğunu, gerçek anlamda bir satış işlemi olduğunu iddia eden eş; başta satış bedelinin ödendiğine ilişkin ödeme kayıtları olmak üzere iddiasını güçlü ve inandırıcı delillerle de ispatlayamadığından davalıya babası tarafından devredilen 5088 parsel sayılı taşınmaz yönünden davacının mal rejiminin tasfiyesine bağlı bir alacak hakkının mevcut olmadığı sonucuna varılmıştır. Ayrıca, mahkemenin davalının kardeşine gönderdiği 48.000,00 TL nin de babasının ölmeden önce mirasçıları arasında yapmış olduğu paylaşmaya dayalı olduğunun kabulü de bu yöndedir. Tüm bu açıklamalara göre, Mahkemece, banka hesaplarında bulunan paraya yönelik davacının talebinin reddine karar verilmesi gerekirken, deliller hatalı değerlendirilerek yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olmuş, bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarda 2. bentte gösterilen sebeplerle 6100 sayılı HMK’nun Geçici 3.maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK’nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA; davacının diğer temyiz itirazlarının yukarda 1. bentte gösterilen sebeplerle reddine ve HUMK’nun 440/I maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, 31,40 TL onama harcının peşin harçtan mahsubu ile artan 453,60 TL’nin istek halinde temyiz eden davacıya iadesine ve peşin harcın da temyiz eden davalıya iadesine, 07.02.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İÇTİHAT-51-

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi

2017/1343 E.,2017/2693 K.T. 28.02.2017

Mahkemesi: Aile Mahkemesi

KONU: Katılma Alacağı

ÖZET: Evlilik birliğinin ömür boyu süreceği inancının hakim olduğu düşünceyle, ortak yaşamı ve geleceği güvence altına almak amacıyla, beraberlikten doğan dayanışmayla ve karşılıklı güvene dayanarak, örf ve adete uygun olarak eşlerin birlikte yatırım yapmaları bağış olarak değerlendirilemez. Eşler arasında dayanışma, güven ve sadakat esastır. Gelecekte aile üyelerinin yararlanacakları beklentisiyle birlikte malvarlığı edinme çabaları, eşlerden birinin sebepsiz zenginleşmesiyle sonuçlanmamalıdır.

KARAR: Davacı vekili, evlilik birliği içinde davalı adına edinilen devre mülk nedeniyle 5.000,00 TL alacağının davalıdan alınarak davacıya verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davanın reddini savunmuştur.Mahkemece, devre mülkün davacı tarafından alınarak davalı adına tescil edilmesinin gizli bağış olduğu gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Maddi olayları ileri sürmek taraflara, hukuki nitelendirme yapmak ve uygulanacak kanun maddelerini belirlemek hakime aittir (6100 sayılı HMK m. 33). İddianın ileri sürülüş şekline göre dava, artık değere katılma alacağı isteğine ilişkindir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 285.maddesine göre bağış (hibe), bağışlayanın sağlar arası sonuç doğurmak üzere, malvarlığından bağışlanana karşılıksız olarak kazandırma yapması olarak tanımlanmıştır. Öğretide ise, bağışlayanın bir karşılık (ivaz) almaksızın, bağışlananın malvarlığında bir artış sağlamak, zenginleştirmek amacıyla malvarlığından belirli değerleri ona vermesi olarak tarif edilmiştir. Her somut olayın özelliklerine göre, bağış iradesi açıkça ortaya konulabileceği gibi gizli (örtülü) şekilde de yapılabilir. Bu nedenledir ki, bir kısım kazandırmalar, bağışa benzese de kazandırmanın salt bağışlama amacıyla yapılmaması nedeniyle bağışlama olarak nitelendirilemez. Ahlaki bir ödevin yerine getirilmesi de bağışlama sayılmaz (TBK m. 285/3). Evlilik birliğinin ömür boyu süreceği inancının hakim olduğu düşünceyle, ortak yaşamı ve geleceği güvence altına almak amacıyla, beraberlikten doğan dayanışmayla ve karşılıklı güvene dayanarak, örf ve adete uygun olarak eşlerin birlikte yatırım yapmaları bağış olarak değerlendirilemez. Eşler arasında dayanışma, güven ve sadakat esastır. Gelecekte aile üyelerinin yararlanacakları beklentisiyle birlikte malvarlığı edinme çabaları, eşlerden birinin sebepsiz zenginleşmesiyle sonuçlanmamalıdır. Bu açıklamalar nedeniyle, devredene ağır yükümlülük getiren kazandırmanın bağış olarak değerlendirilmesi için, bağış amacını taşıyan davranış ve iradenin duraksamaya yer vermeyecek şekilde olması gerekir. Bağışlamanın yukarıda açıklanan öğeleri gözetildiğinde, bir eşin diğer eşe ait bir malvarlığına yaptığı her katkının ya da kazandırmanın bağışlama olmayacağı kabul edilmektedir. Yukarda açıklanan yasal düzenleme ve ilkeler uyarınca yapılan incelemede;

Dairemizin uygulamalarına göre, duraksamaya yer vermeyecek şekilde bağış iradesinin ortaya koyacak beyan ve davranış yoksa salt davacı tarafından bedeli ödenerek taşınmazın davalı adına tescil edilmesi işlemi tek başına bağış olarak kabul edilmesi için yeterli değildir. Bu itibarla eldeki davada dava dilekçesindeki beyanların bağış iradesini gösterir nitelik taşımadığı, esasen beraberlikten doğan dayanışmayla ve karşılıklı güvene dayanarak, taşınmazın davalı eş adına tescil edildiği anlaşılmakla, talep uyarınca iddia ve savunma çerçevesinde mal rejiminin tasfiyesi hakkında karar verilmesi gerekir. Bu yön gözetilmeksizin yazılı şekilde 2774 ve 2751 parsel sayılı taşınmazlara yönelik davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olmuş, bozmayı gerektirmiştir. Temyiz edilen hükmün yukarda gösterilen sebeplerle BOZULMASINA Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve peşin harcın temyiz edene iadesine, 28.02.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.